30 Mart 2012 Cuma

Süt


Bu haftaki yoğun kişisel gündemimden geçtiğimiz günlerde yapılan bu hazinli açıklama, yapanın beklediği yankıyı buldu mu takip edemedim ama konuyla ilgili hissiyatımı yazmadan da duramadım.
Özel okullar bir şeysi bir zatı muhterem devletin ilk öğretim öğrencilerine ücretsiz dağıtacağı sütün peşine düşmüş. Devlet baba özel okullarda okuyan öğrencilere haksızlık yapıyormuş. Onlara kitap, tablet vermediği yetmiyormuş, sütten bile mahrum bırakıyormuş.
Dediğine göre özel okullarda okuyan öğrenciler sanıldığı gibi zengin de değilmiş. Bu çocukların topu topu yüzde 15’i üst gelir grubuna mensupmuş. Yüzde 50’sinin anne-babası çalışan orta gelir grubundanmış (bu da ne demekse artık. Üst gelir grubu çalışmayıp yan gelip yatıyor herhalde)  Diğerleri burslu, indirimli vs okuyan yoksul ailelerin ya da  memur ailelerinin çocuklarıymış. Dolayısıyla bu uygulamalar nedeniyle özel okul öğrencileri “açıkça ötekileştiriliyor ve küçük yaşta ayrımcılığı hissediyorlarmış.”
Bu iddialı söylem de yetmemiş olacak ki fırsat bulmuşken bir de ben azınlıklara çakayım demiş ve “azınlık okullarına kitap, tablet veriliyor ama hani bize, hani bize” diyerek de mızıkçılık yapmış.
Muhterem sanıyorum başka bir ülkede yaşıyor, bu haber de yabancı kaynaklı. Zira benim yaşadığım ülkede özel okullarda okuyan çocuklarımız küçük yaşlarda bir ayrımcılık hissediyorlarsa eğer bu olsa olsa pozitif ayrımcılıktır. Devlet okullarında okuyan çocukların şartlarıyla özel okulda okuyan çocukların şartlarını neredeyse eş tutmak ve bir kutu sütün peşine düşmekse büyük bir aymazlık ve ayıptır.
Elbette özel okullarda okuyan yoksul ancak başarılı öğrencilerimiz de bulunmaktadır. Özel okullar bu öğrencileri pek yüce gönüllü oldukları için değil çalışkanlıklarıyla okullarının başarı seviyesini  yükseltsinler diye bursla okuturlar. Böyle demezler tabii ama böyledir aslında. Gelgelelim amaç ticari olsa da iyi ki de yaparlar ve doğarken hayata bir sıfır geriden başlayan bu çocuklar en azından iyi bir eğitim görme şansını yakalarlar. Peki oranı yüzde onu geçmeyecek bu çocuklar üzerinden böylesine irrasyonel popülist bir çıkış yapma neyin nesi oluyor o kısmı çözebilmek mümkün değil. Bu derece fakir çocuklara burs vermek demek sadece okul paralarını karşılamak mıdır özel okullar için? Bu çocukların içecekleri sütü, eğitimleri için ihtiyaç duyacakları her türlü malzemeyi sağlamadıktan sonra okul parasından ibaret bursun ne anlamı kalır? Onların okuyup başarılı olabilmeleri ve burslarını devam ettirebilmeleri için bu gibi şartlara sahip olmaları gerekmez mi ve bu da onlara burs verenlerin sorumluluğunda değil de her zamanki gibi devlette midir?
Gelelim üst gelir grubunu oluşturduğu söylenen yüzde onbeşi de çıkardıktan sonra kalan çocuklarımızın durumuna. Bu çocukların aileleri çocuklarını eğer ilk öğretimden itibaren özel okulda okutabiliyorlarsa hiç kimse kusura bakmasın ama beslenme çantasına sütünü de koyabiliyordur, çikolatasını da. Tablet bilgisayar ise başka bir mevzu. Bu ailelerin çocuklarına tablet alamayacak durumda olduklarını söylemek de abesle iştigal olur. Söz konusu çocuklarının eğitimi ise almayıversinler bir zahmet kendilerine (ve hatta çocuklarına) süslü i-phone’ları , evlerine lcd/led tv’leri ve bilimum teknolojik oyuncağı, yerine tablet bilgisayar alsınlar çok mu zor.
Zenginin parası züğürdün çenesini yorar demiş atalarımız ama gün gelmiş devran dönmüş tersine dönmüş belli ki. Ya da belki hep böyleydi de ondan “tok açın halinden anlamaz” da demişler. Devlet okulunda okuyan çocukların her şeyi tam da bir sütleri, bir de alacakları söylenen Törkiş tabletleri yorar olmuş zenginin çenesini.
Öyle pek de uzak olmayan bir zaman önce, memleketin doğusunu geçtim hemen burnumuzun dibinde, Bursa’da, bir köy okulunun öğrencileri tuvaletten su içiyorlardı. Belki de hala da oradan içiyorlar. Çok komik bir bedelle okul binasından su içmeleri sağlanabiliyordu ama bu parayı verebilecek kimse yoktu. Hemen hepsinin çocuklarının özel okullarda okuduğu bir yönetim kurulundan çıkan red kararını nasıl söyleyeceğimi bilememiştim heyecanla kararı bekleyen okul müdiresine.
Devlet okulundaki çocuk suyunu tuvaletten içsin, içmiyorsa yapmak devletin işi, biz hiç birimiz karışmayız. İş süte, tablete gelince ise benim çocuğumun başı kel mi, devlet baba ayrımcılık yapmasın hepimize dağıtsın.  
Ötekileştirilen ve küçük yaşta ayrımcılığı hisseden çocuklar gerçekte hangileri acaba?

14 Mart 2012 Çarşamba

Değişen bir şey yok hiç... Ölüm hariç...




İnsanlığımızı zaman aşımına ipotek ettik dün biz. Göz göre göre, yürek çığlık çığlığa vicdanımızın son kırıntılarını da halının altına eşeledik.

Yakmakla kalmadık şairi, yine haklı çıkardık. "Değişen bir şey yok" hala bu topraklarda, "aynı gökyüzü, aynı keder".


Şehir, Şair ve Ölüm

(ilk yayın tarihi: 26.02.2009)

Evren’den gelen ikinci mim hayatıma yön veren şair üzerine. Yön veren tabiri biraz fazla iddialı belki ama bir kaç söz söylemek isterim ben de Behçet Aysan üzerine sizlere.

Yurt kantininde fiş karşılığı kahvaltı verirlerdi bize. Çeyrek ekmeği de dikdörtgen kesilmiş eski bir gazete kağıdının içinde. Benim için bir oyundu her sabah. Bu başı sonu olmayan yazıları okumak, çok beğendiğimi de araştırmak. Behçet Aysan’la geç tanışmam da böyle oldu.

“...
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.”


diyordu şair tam da ölüm haberinin altında. Ben bu şiiri okurken o gerçekten ölmüştü başka bir şehirde.

“...
gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak.”


Bu aşkı, bu kavgayı, bu kederi bizlere bırakıp 35 can yoldaşıyla birlikte can vermişti Madımak’ta.

Peşini bırakmadım kovaladım. Daha neler vardı?

“...
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.”

Bugün bile kaldırıp bakıyorum başımı, yok hala o günden bugüne değişen bazı şehirlerde.

“kozalak yaktım ben de
sessizlikte
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı.
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.”


O acı hala dolaşır aydınlık yüreklerde...

Behçet Aysan Şiirleri için: http://www.e-sehir.com/siirler/yazar28.html

10 Mart 2012 Cumartesi

Mantı ile kartonpiyer... Allahım sen meraklı kullarına akıl fikir ver...


Geçenlerde durduk yerde aklıma takılan “acaba yapabilir miyim” sorusunun cevabını fazlaca bekletmeyip birden bire kendimi mantı açarken buldum. Tarif işin kolay kısmı, bir Bereketli Olsun ötedeydi. Malzeme desen o da tamamdı. Asıl mesele teknik imkanların elverişliliği daha doğrusu elverişsizliğiydi. Evde oklava olmadığı kesindi de bir yerlerde her nasılsa bir merdane olacaktı. Tabii bir de hamuru açacak alana ihtiyaç vardı ki bizim mutfağın bu iş için uygun olmadığı kesindi. Canım yemek masası üzerine bir muşamba örtü atıversene a Şaşkın diyecekseniz ve hatta dediniz biliyorum daaa... Sevgili annelerimizin can siperane çabalarıyla doldurulmuş iki koca çekmece masa örtüsü arasında bir tane bile muşamba örtü bulunmamaktaydı. Tabii bir kere kafaya koymuştum ve cevabı bulmaya bu kadar yaklaşmışken bir örtü beni yolumdan caydıramazdı. Yemek masası üzerine bir kaydırmaz ve iki kumaş örtü atarak işe koyuldum. Evet merdane ile kumaş örtü üzerinde açılan hamur annemin açtığı gibi düzgün ve büyük olmadı belki ama iş görürdü. Doldurma daha önceden tecrübe ettiğim kısmı olduğu için zorlanmadım.

Nihayetinde gördüm ki mantıyı da yapabiliyormuşum.  Peki bu neyi ispatladı diye soracak olursanız işte buna cevap vermem zor. “Hem delidir hem meraklı, bırakın kendi haline bu Şaşkın yarım akıllı” diyerek işi matrağa da bağlayabilirim, “evde belki bir süreliğine ama hala işe yaradığını kendine ispatlama hezeyanları bunlar” diye işi psikolojik varsayımlara da vardırabilirim. Ammaa işin aslı şu ki bu işte zihnimin derinliklerine mantı açma fikrini subliminal şekilde yerleştiren bir kişinin parmağı var. İşte bu yazı da kendisini ifşa etmek üzere yazıldı.

Her şey uzun, uzuun bir zaman önce kendisinin aşk peşinde şehir değil, ülke değil, kıta değiştirmesi ve çöle gönüllü sürgün yazılması ile başladı. Allah insanoğluna akıl fikir dağıtırken girmiş olduğumuz yanlış sırada tanıştığımız, şu sayfanın yazarı olan kadim dostum birbirinin aynı geçen günlerden bir gün evin köpeğinden almış olduğu onayla oklavayı eline almış, belki de ilk ve son mantısını açmıştı. Biraz su, biraz un derken git gide büyüyen hamurun aldığı her türlü aşamayı da o canlı canlı aktarmayı ihmal etmemişti. İşte o gün zihnime göndermiş olduğu mesajların bir şekilde tetiklenmesi neticesinde kendimi aniden mantı açarken bulduğum sonucuna da yine eşsiz dedektifçilik yeteneklerim sonucunda ulaştım.

Her ne kadar o bu satırları okurken biz o mantıyı günler öncesinde silip süpürmüş olsak ve bu konuda kendisinden kallavi bir küfür işitecek olsam da bu vesileyle bir konuda daha yeteneğimi ortaya çıkardığı için kendisine teşekkürü borç bilirim.

Subliminal etkiyi (!) bir kenara koyarsak "acaba yapabilir miyim?" sorusunun temelinde iki unsur var aslında. Biri meydan okumaysa diğeri de merak. Merak mesela tedavisi olmayan bir manyaklık bende. Bu da genetik bir şey olsa gerek ki küçücükten beri böyle gelmiş böyle gider. Daha ilkokul yıllarında orta sınıf Türk evlerinin dekoratif süs unsuru olan ansiklopedileri okuma gibi bir huyum vardı, biraz daha büyüdüğümde radyo teybin içini açıp ne var diye karıştırmaya başlamıştım, hatta Profilo marka 3 kanallı ilk renkli televizyonumuzu açmama da ramak kalmıştı ama arkasındaki uyarıdan tırsmıştım. Sırf bu huyum yüzünden interneti bulan her kimse bir ömre yetecek hayır duası almıştır benden.  Çocukluğumdan bugüne bu konuda değişen bir şey olmadı bende. Misal dün yatak odasını toplarken tavandaki kartonpiyerlere takılıp kalmışım acaba nasıl yapılıyor bunlara diye. Kartonpiyerin nasıl yapıldığı bilgisi ne işime yarar hiç bir fikrim yok ama can çıkar huy çıkmaz ya hani yine dayanamadım gugılladım. Youtube dünyasında her şey gibi o da vardı. Elemanın biri yaparken çekmiş, koymuş. Hatta tek deli ben değilmişim ki  1.644 defa da izlenmiş. Ha bu bilgi ne işime yaradı derseniz videoyu koyan firmaya kesinlikle kartonpiyer yaptırmamak gerektiğini öğrendim ve bir de blog yazısına ilham kaynağı oldu diyebilirim.

Saat de epey geç olmuş. Şu an mesela birden yatsam ne rüya görürürüm ki diye merak ettim. Gidip cevabıma bir an önce kavuşayım hele, kayda değer bir şey çıkarsa belki bir ara onu da paylaşırım....

7 Mart 2012 Çarşamba

Şifreler, kazlar ve bir türlü değişemeyişim

Mektup kutusundan bir de gazete kupürü çıktı ama onun hikayesi başka demiştik bir önceki yazıda. O günkü çocuk aklımla okumuş, beğenmiş, kesmiş, saklamışım ve nasılsa bugüne kadar gelmiş benimle. Aslında o yıllarda çokça biriktirirdim gazetede okuyup da beğendiğim yazıları. Derken büyüdüm, o ev senin bu ev benim taşına dururken beraberimde taşınıp duran yüklerim git gide azaldı. Gazete kupürleri de diğer pek çok eşya gibi önce miktar olarak azaldı, sonra kökten çöpü boyladı. Yazıda anlatılan hikayeyi (ki o zamandan beri de ezberimdedir aslında) pek sevdiğimden olsa gerek diğerleri gibi hazin bir son bulmamış bu kupürün macerası.

Yazının tam tarihini bilmiyorum. Bununla birlikte, arşivcilik bilincim olmadığı için tarihsiz olarak kesip sakladığım bu kupür üzerinde yaptığım derin detektifçilik çalışmaları neticesinde 1988 yılının Ocak ya da Şubat aylarındaki bir tarihe ait olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım. Üşenmedim en acar gazeteci pozlarında o kütüphane senin, bu kütüphane benim gazete arşivlerini araştırdım demeyi çok isterdim okuyucu ama totomu o kadar kaldıramadım. Arka sayfadaki "Hürriyet İlkokullar Arası Resim Yarışması", "PTT sözleşmeli memur alımı"  ve "Gerede Kadastro Mahkemesi" ilanlarında mevzu bahis tarihlerden bu varsayımda bulundum.

Tabii çağımızın vazgeçilmezi gugıllamayı da es geçmedim. 1988 tarihli bir gazete yazısına ulaşmayı elbette beklemiyordum ama yazıdaki hikayeyi kullanan başka birine rastlayabilirdim. Nitekim buldum da. Nazlı Ilıcak 21.08.2011 tarihli köşesinde hikayeyi  diğerinden farklı olarak başına totosuna herhangi bir yorum eklemeden, okuyucudan gelen fıkra formunda kullanmıştı. Akıllı kadın ne diyeyim.

Yazımız ve hikaye Ahmet Altan’ın o zamanki Hürriyet Gazetesi “Bir Günün Hikayesi” köşesinden. Yazının günümüz Türkiyesi’nde değişen hiç bir şey olmadığını göstermesi bir yana Ahmet Altan’ın zamanın Turgut Özal hükümetine yönelik yazmış (ve yazabilmiş) olması da manidar!

Yan blogdan Absalom Beyin de şu güzide yazısında pek güzel bahsetmiş olduğu cennet tapusu peşinde koşan yurdum insanına sevgilerle...
***
“Şifreler ve Kazlar
Çok soğuk bir kış günü padişah, tedbil gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan biri yaşlı adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış.
  -  Selamünaleyküm ey pir-i fani...
  -  Aleykümselam ey serdarı-ı cihan.
Padişah sormuş:
  -  Altılarda ne yaptın?
  -  Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...
Padişah gene sormuş:
  -  Geceleri kalkmadın mı?
  -  Kalktık lakin ellere yaradı...
Padişah gülmüş.
  -  Bir kaz göndersem yolar mısın?
  -  Hem de ciyaklatmadan...
Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar...
Padişah başvezirine dönmüş.
  -  Ne konuştuğumuzu anladın mı?
  -  Hayır padişahım...
Padişah sinirlenmiş.
  -  Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.
Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş...
Bakmış adam hala orada çalışıyor...
  -  Ne konuştuğunuz siz padişahla...
Adam başveziri şöyle bir süzmüş...
  -  Kusura bakma... Bedava söyleyemem... Ver bir yüz altın söyleyeyim...
Başvezir, yüz altın vermiş.
  -  Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın... Nereden anladın padişah olduğunu...
  -  Ben dericiyim... Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi...
Vezir kafasını kaşımış...
  -  Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?
Adam bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın almış.
 -  Padişah altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun diye sordu... Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
Vezir bir soru daha sormuş...
  -  Geceleri kalkmadın mı ne demek?
Adam bir yüz altın daha almış.
  -  Çocukların yok mu diye sordu... Var, ama hepsi kız... Evlendiler, başkalarına yaradılar dedim...
Vezir gene kafasını sallamış...
  -  Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek?
Adam gülmüş...
  -  Onu da sen bul...
Bu eski masaldaki vezir, bazı şifreleri çözmek için kaz gibi yolunmuş... Biz de son zamanlarda bir çok anlaşılmaz laf duyuyoruz. MİT raporu, döviz darlığı, Mısır’la ortak askeri tatbikat falan gibi...

Bunların ne olduğunu anlayalım derken de bütün paraları kaybedip, kaz gibi yolunuyoruz... Başvezirden tek farkımız, paraları kaybetmemize rağmen gene de konuşulanların aslını anlayamamamız...”
***

Anlayana...


6 Mart 2012 Salı

Bir kolye ucunun peşinde



Evleri arada harmanlamak, azıcık mıncıklamak gerek. Hani şu en sevdiğin çorabın kayıp olan eşini, nicedir dolapta giyilmeyi bekleyen kazağını, çocuğunun günlerdir aradığı oyuncağını ve daha da ötesi dolap, çekmece köşelerinde unutulmuş kalmış bir dolu hatırayı karşına çıkarıverir. Bazen de karşına çıkan tek bir nesnenin peşinden sen koşturur, dahasının peşine düşersin.

Kelebek şeklinde bir kolye ucuydu benim peşine düştüğüm. Başucu çekmecemdeki kutulardan birinden çıkmıştı. Çok sevdiğim, daha sonra hayat bizi farklı yönlere sürüklese de hiç unutmadığım bir çocukluk arkadaşımın hediyesiydi. Fotoğrafını çekip hemen onunla paylaşmalıyım diye düşündüm, ancak önce eksik olan parçayı tamamlamam gerekiyordu: Kelebeği bana getiren bir de mektup vardı.

Arşivci ya da koleksiyoncu biri değilimdir ama tüm o atma huyuma rağmen saklamayı başardığım tek kolektif anı birikimim mektuplarımdır. Çocukluğumdan internet çağına kadar aldığım hemen hemen tüm mektuplar hayatımın bir döneminin farklı dilimlerini bana hatırlatmak için  bir kutu içerisinde zamanlarının gelmesini bekler.

Zamane gençleri bilmez eskiden “mektup” diye bir şey vardı. İnsanlar birbirlerine aktarmak istediklerini kağıt ve kalem aracılığıyla yazıya döker, katlar, zarflar, pullardı. Mektubun muhattabını bulması ise postaneler aracılığıyla olurdu. Postacılar bugün neredeyse açmaya gerek bile duymadığımız posta kutularımıza fatura ve kredi kartı ekstreleri yerine bu mektupları bırakırlardı. Ne zaman ki internet ve cep telefonları hayatımızın sıradanları arasına girdi mektuplar da siyah beyaz televizyonlar gibi mazidekiler müzesinde yerini aldı.

Çok uzunca bir zamandır yeni bir mektup yüzü görmemiş mektup kutusunu çıkarıp eşelemeye başladım. Tam ümidi kesmiştim ki  25.06.1987 tarihli mektup işte oradaydı. Ortaokuldan (ortaokul da bizim zamanımızın kavramlarından biriydi) mezun olduğumuz yaz gönderilmişti. Başı birli yaşlarımızın daha ortalarını bile bulmadığımız çocukluk günlerimizin neşeli anıları dağıldı birden bire sabahtan beri toplamaya çalıştığım ortalığa. Eski dostla Facebook üzerinden yazışma ve bir blog yazısı da kelebeğin diğer getirileri oldu. 

Bir de 88 yılına ait gazete kupürü çıktı mektup kutusundan ama o tamamen başka bir mevzu olup devamı bir sonraki yazıya...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...