29 Nisan 2009 Çarşamba

Bir Bardak Demli Çay

Çay severim sevmesine ama tiryaki sınıfına da sokamam kendimi. Çay içmeyince başının tuttuğunu iddia eden valide sultanın aksine bir ince belli bardak dahi içmeden nihayetlendirdiğim günler çoktur ne de olsa. Ancak güzel demlenmiş bir çayı da başka hiç bir sıcak içeceğe değişmem. Sapanca’da farklı farklı yerlerde içtiğim güzel çayların ardından farkettim ki dışarıda yiyip içtiğim her türlü mekanı öncelikle gelen çayın kalitesine göre değerlendiriyorum. Çay güzel geldi mi aklımda kalan ne pastanede yediğim böreğin ne de lokantada yediğim yemeğin tadı oluyor. Bir tek güzel demlenmiş bir çay orayı benim için vazgeçilmezlerden biri haline getirebiliyor. Aksine kötü bir çay benim için o mekanın tüm albenisini bir anda söndürebiliyor.

Çok kolay gibi görünür ama iyi bir çay demlemek özen ister. Kullanılan çay ve suyun kalitesi, miktarı, demleme ve kaynatma süreleri bir çayı vezir de edebilir rezil de. Kimi yerde küçücük bir ayrıntı, kimi yerde sıradan bir ikram olarak görülen çay belki tam da bu yüzden benim için önem kazanıyor. Tüm bu özeni göstererek müşterisine güzel bir çay sunan mekan işine daha fazla saygı duyar, herşeyi güzel yapar gibi geliyor.

Belki de bütün bunlar çay sever birinin algıda seçicilik saçmalamalarından ibaret. Vedat Milor olsaydım çayla falan işim olmaz et-şarap çeşitliliği olurdu belki de kıstasım ve o zaman en sevdiğim yemek de simit-peynir-çay üçlüsü olmazdı kimbilir! Bu vesileyle nezdimde en büyük Türk mucidi simit saraylarının kurucusu yüce insanı alkışlıyor, güzel çay satanlarına bol bol kazançlar diliyorum. Yalnız tek bir ricam var kendilerinden İzmir gevreğinden uzak dursunlar ve gevreğimizi simite çevirmesinler.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Tatil Sonrası ve Tadı Damağımda Kalanlar

Sapanca, dostlarla buluşma, göl kenarında hoş sohbetler, bülbül sesleri, tertemiz bahar havası, güzel çaylar, şehre dönüş, herkes çalışırken avare şehir gezmeleri, Türkiye’nin en çok çalışan devlet memuru (!) dostumu bir hafta içerisinde bir de değil iki defa görebilme mutluluğu, sabahları nefis kahvaltılarla şımartılma, Serkan Kasap’ta et yemenin dayanılmaz hafifliği, ilk üç ay bitti bitecek olmasına rağmen hiçbir şeye aşermemiş olmamın açığını bir sabah benim adamın büyük ekran tv aşermek suretiyle uyanarak kapatmaya çalışması, neticesinde lcd mi yoksa plazma mı alsak konulu Bursa turları, House ve Lost’un yokluğundan ötürü kesat giden haftada tekrar sahalara dönen Grey’s Anatomy’nin yeni bölümü ile bir nebze olsun nefisleri köreltme... Eş kontenjanından 10 günlük harika bir tatilden satır başları...

Bir gün gelecek gezginler gezgini koskoca Şükriye Sultanın torunu gezmekten yorulacak deseler hayatta inanmazdım ama itiraf etmek gerekirse artık çift kişilik olan bünyeye bu kadar gezmek biraz fazla geldi. Dağılan kaportayı bütün bir pazar günü tembellik yaparak toparladıktan sonra bugün hayat eski rutinine geri döndü. Efenim dedim ya tatil bitti, bendeniz yine buralardayım, bu vesileyle herkeslere selam eder, iyi haftalar dilerim :))

17 Nisan 2009 Cuma

Karışık Turşu Tadında Bir Yazı

Ben çocukken siyah beyaz, tek kanallı televizyonlarımızda Küçük Ev adında bir aile dizisi yayınlanırdı. Laura Ingalls ve ailesinin 19. yüzyıl Amerikasında geçen hayat hikayelerini anlatan bu dizi o yılların en önemli toplumsal olaylarından biri olmuştu ülkemizde. Laura Ingalls evlerimizin küçük kızı, Michael Landon’ın oynadığı baba Charles ise örnek baba modeli olmuştu. Dizi o kadar sevilmişti ki hani mümkün olsa, olsa da nüfus memurları hop demese bugün Laura isimli bir çok arkadaşımız olabilirdi belki de. Durup dururken nereden aklına geldi bu Küçük Ev şimdi derseniz sebebi beynimin gereksiz bilgiler depolama merkezinde yer alan bir sahnesi olmakta ki konuya böyle ta en başından girdiysem hem gevezelikten hem de nostalji olsun diye. Bir gün önce ne yediğimi hatırlamam çoğu zaman ama izlediğim bir filmi, okuduğum bir kitabı üzerinden yıllar geçse de unutmama gibi sonuçlar veren garip bir fotografik hafızam var. Bu bilgilerin tamamını ise işte demin bahsetmiş olduğum gereksiz bilgiler depolama merkezinde topluyorum, gerektikçe ya da gerekmedikçe de çıkarıp çıkarıp kullanıyorum.

Neyse daha fazla uzatmadan konumuza dönelim. Dizinin bir bölümünde kasaba bakkalı Bay Oleson’ın (Cadı karısı ile birlikte Bay ve Bayan Oleson olarak anılırlardı) başbelası, karınağrısı ve aynı zamanda hamile olan kızı Nellie’nin salatalık turşularını reçele batırarak iştahla yediği bir sahne vardı. Çocuktum, ne aşermek bilirdim ne de hamile kadınların yeri geldiğinde yemek konusunda ne kadar yaratıcı olabileceklerine ilişkin bir fikrim vardı. O zamanlar çocuk aklımla gülerek izlemiş, bir yandan tiksinmiş bir yandan da ne yalan söyleyeyim en meraklı turşu halimle acaba nasıl olur ki diye içimden geçirmiştim.

Geçtiğimiz akşam üzeri İnkaya köyünden aldığım çilekler ile mahallenin en kral turşucusundan aldığım turşuları kaplara boşaltıp dolaba kaldırmak üzere güzelce tezgaha koydum. Derken kulağımda “önce bir tadına baksaydın” diye kışkırtıcı bir ses yankılanmaya başladı. Bir çilek yıkayıp attım ağzıma önce, ardından bir adet salatalık turşusu, lahana da nasıl cazip bakıyor oradan. Bir çilek bir turşu derken epeyce yemiş olduğu farkettiğimde gözümün önünde elinde reçel kavanozuyla Nellie beliriverdi. Tamam sıcak çikolatalı patates kızartması, acısoslu çikolatalı dondurma gibi tatları denemişliğim vardır ama çocukla çocuk olup, maksat muzurluk olsun diye yapılmıştır. Bu sefer ki aynen yandaki fotoğraftaki bacımızın yaptığı gibi ciddi ciddi şuursuz hareketler sınıfına giriyor! Derken silkindim ve kendime geldim. Elimi karnıma götürdüm, daha küçücük olduğu için hissedemedim belki ama varlığını bilmek bile gülümsememe yetti.

Kendime not: Turşucu yeni dükkanına taşınana kadar içinde turşu kelimesi geçen yazılar yazma, bak şimdi gecenin bu saatinde nereden bulacağız sana turşuyu!

15 Nisan 2009 Çarşamba

Utanıyorum

Fikirleri sizden ayrı bile olsa kanser hastası olan biri için "Ergenekonculara ödül verirken turp gibiydi!" başlığını atan sözde müslüman özde yüreği çirkin insanlar her gece dua edin ki Allah sizleri kemoterapi ile ıslah etmesin. Bırakın fikri, siyasi ayrılığı insan olan bir insan düşmanı için bile böyle bir şey düşünemez, düşünmemeli. Kalbi, vicdanı bu kadar kirli, kötülük dolmuş insanların bunu bir de dini kullanarak yapmaları ise en acı olanı. Eğer bu başlığı atanlar insan olduklarını iddia ediyorlarsa ben insanlıktan İSTİFA ediyorum ve onlarla aynı havayı soluduğuma bile UTANIYORUM.

Türkiye'nin aydınlık geleceğini karanlığa boğmaya çalışan yobazlara cevabı yine Türk halkı verecektir. Ben hala ÜMİD EDİYORUM.


Bu seyir defterinin amacı ne politika ne siyaset yapmak ne de birilerine bir takım fikirleri empoze etmek olmadı hiç bir zaman. Aksine hayatı gırgıra alan yazılar yazmak, gündelik hayatın sıkıcılığına birazcık gülümseme katabilmek istediğim. Ancak öyle bir an geliyor ki yaşananlara kayıtsız kalamıyor insan, tepkisini koyabilmek, sesini daha yüksek duyurmak istiyor. Bu da öyle bir haykırıştır. Yazılarımız eski şekli şemaline, seyir defterimiz normal seyrine dönecek en kısa zamanda. Olur ya yine haykırmak isterim belki o zaman başka bir defterde seyr-ü sefa ederiz.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Mazeret Kağıdı

Memleketi ziyarete Mistır Prezidınt Obama gelmiş. Peh. Ben misafire misafir demem misafir benim olmadıkça. Herkesin misafiri kendine diyelim biz kendi misafirimize bakalım. Valide Hayruş Sultan hanım ilk resmi ziyaretini yapmak üzere şehr-i İzmir'den gelip hanemizi onurlandırmış bulunmaktalar. Hüseyin Abdullah'ına ne hediye getirmiştir bilmiyorum ama bu ziyarette bendeniz gevrek, boyoz ve en hakiki - öz İzmir enginarı ile taçlandırıldım. (Pis İzmirli sen de, ille ki İzmirli kimliğini bir yerlere sıkıştıracaksın. Gevrekmiş, boyozmuş. Gevrek dediğin bildiğin simittir, boyoz içi boş börek, enginarın da yaprakları yenmez. Höyt çık bakiim aradan seni mendebur, asfalyalarımı attırma benim. Gevrek gevrektir gevrek kalacaktır, boyoza kalkan eller kırılsın, enginarın yapraklarını atanlar utansın)

Neyse yediğim içtiğim bana kalsın sebebi yazımızın amacı valide Hayruş Sultan hanımın ilk resmi ziyaretinin yazınsal hayatımız üzerindeki etkileri olmakta. Hayruş Sultan Bursa'ya adım atar atmaz soğuk hava ve deprem getirmiştir. Yazar sırf ilk nedenden ötürü bile depresyonun sınırlarında gezmektedir. Ayrıca kendisi gündüzleri ilgi alaka görmek, protokol gezileri yapmak , akşamları ise yatacak sıcak bir yatak ister. Fakirhanemizde misafir ve çalışma odası fonksiyonlarının aynı yerde konuşlandırılmış olmasının yazarımızı bir kez daha depresyon eşiğine getirmesi ise uykusuz gecelere denk düşer. Uykusuz gecelerde internette gezintinin yerini zaruri olarak mutfak-salon-yatak üçgeni alır bir süre için.

Resmi temaslar daha bir hafta sürecek olup yazılara bir müddet ara verilmiştir. Mazeretim var, bu da kağıdıdır beyan ederim. Yetmez, yetkili makamlara arz ederim.

3 Nisan 2009 Cuma

Ah Bir Yazar Olsam... Daba Daba Dam..



Beni bahar uykumdan kaldırmaya pek kararlı görünen Nily mim olmuş gelmiş ve “Bir gün bir kitap yazacak olsan ne yazmak isterdin?” diye sormuş. Kendisine lafı mı olur, hele ki mim senden gelmiş yazmaz mıyım hiç diye şirinlik yaptım yapmasına da bir yandan da karalar bağladım. İki sayfalık kompozisyon yazma ödevi verilse onbeş gün düşünüp onbeş günde ancak birşeyler yazacak olan ben konu kitap olunca aman aman ne haddime dedim, “ne isterdimi” bir kenara koydum ve konuyu doğruca hayalgücüme havale ettim.

Hayalgücü bu ya dedi ki “Şaşkın, gel romantik-bilim-kurgu-komedi tarzında bir roman yazalım.” O nasıl oluyor ki diye sordum eksik olmasın başladı anlatmaya.

Yıl 3750. Meg Ryan ile Tom Hanks iki ayrı galaksinin insanıdırlar. (Şaşkın sen yine şaşırdın. Ne Meg’i ne Tom’u? Film senaryosu değil kitap yazman gerekiyor diyenler olacak ki haklı olarak, devam etmeden önce bu konuya açıklık getirelim. Yazarımız Şaşkın hanımın çocukluğundan beri okuduğu tüm romanlardaki karakterlere birer suret verme gibi bir huyu bulunmaktadır. Sinemaya olan tutkusu bundan mı ileri gelmektedir yoksa bu mu sinema tutkusuna yol açmıştır konusu ise muammadır. Bu huyundan mütevellit kendi yazdığı roman karakterlerine gerçek suretler vermesi ise beklenen bir sonuçtur.) Nerde kalmıştık? Evet, Meg ile Tom iki ayrı galaksinin insanıydılar. Üç vakte kadar mantık evliliği yapacağı nişanlısıyla yaşadığı monoton hayatından ne kadar sıkıldığından bile haberi olmayan Meg aynı zamanda Galaksiler Birliği Karşıtı aktivist bir hanımkızımızdır. Galaksiler Birliği karşıtları sadece galaksiler arası ticarete değil her türlü iletişime karşı çıkmakta, “beni galaksimle yalnız bırak git, başka bir şey istemem senden” desturunu benimsemektedirler. Bir gün aynı galaksi karşı gezegende oturan az biraz sinirli fazlaca korumacı Joan Cusack suretli ablasını ziyarete gitmek üzere metrokadirbüs bekleyen Meg kendini yanlışlıkla galaksiler arası safari gemisinde buluverir. Peki Tom bu esnada neler yapmaktadır? Kendisi Galaksiler Birliği Başkan Yardımcısı olup acaba bu çok konuşan - çok sakar - karşı aktivist hanımkızla yolları nerede kesişecektir?
...

Devamını sormayın ben de bilmiyorum. Yayın tarihi olarak 2020'yi hedefledim, ancak yazarım. Şimdi müsadenizle romanımı tamamlayabilmek için inzivaya çekilmeye gidiyorum. Elif Şafak'ı kıskandım yemiycem, uyumıycam, yıkanmıycam :))


Zaruri açıklama:
Kitapta Meg Ryan ve Tom Hanks’in 90’lı yıllardaki suretleri hayallenilmiştir. Nitekim şaşkın yazar 2000 model estetikli Meg Ryan’ı en çok yeni çekilecek bir Batman filminde yeni Joker olarak hayallenebilmektedir.


Karikatür: Yiğit Özgür

1 Nisan 2009 Çarşamba

Kendimle Hasbihâl


- Hem tembelsin hem de maymun iştahlı. Üstelik en delişmen yaşlarında bile 2 gün üst üste günlük tutmayı becerememişsin. Blog yazmak senin neyine.

- Öyle deme bak bozuluyorum. Hem yazmıyorsak mazeretimiz var.

- (İç ses) Dur bakalım bu sefer ne çıkacak altından, merakla bekliyorum.

- Bahar yorgunluğundan muzdaribim. Elimi klavyeye dokundurasım yok. Hatta bıraksalar sürekli uyuyasım var.

- Bahar geldi yorgunum, yaz geldi sıcak, kış geldi soğuk. Senin bahaneler bitmez ki! Tembelsin işte kabul et.

- Yahu sen de gelmesene bu kadar üzerime üzerime. Her gün yazacak mevzum olsa gazetede köşe yazarım, üzerine bir de para verirler.

- Hani güncel mevzu boldu sende? Bela mıknatısıydın, uzaylılar dünyayı istila etse ilk sen görürdün, sakarlıklıklarının eşi benzeri yoktu? Yok mu şöyle heyecanlı yeni maceralar?

- Yok valla bir haller oldu bana. Yıldızlarım yer mi değiştirdi ne, normal bir insan oluyorum galiba bu yaşımdan sonra.

- İyi ya işte normal insan olmakla ilgili izlenimlerini yaz o zaman.

- Dur hele bünye alışık değil böyle şeylere, hemen adapte olamıyor insan. Hem dedim ya bahar yorgunluğundan muzdaribim ben. Az uyuyup geleyim belki rüyalardan ilham alırım.

- Boşuna demiyorum ben. Tembelsin, tembeeeel...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...