Sayfalar

#içindenciddiyetgeçenyazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#içindenciddiyetgeçenyazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2026 Pazar

Bugün Pazar, Bugün 8 Mart... Peki Ya Yarın?

Bugün günlerden Pazar... Dünyanın dört bir yanında erkekler haftanın yorgunluğundan dem vurup dinleniyorlar.

Bugün günlerden Pazar... Dünyanın dört bir yanında kadınlar evin çamaşırı, ütüsü, yemeği, çocuğun bakımı, ödevi, eylenmesi ve daha nicesini yapmak üzere ayakta. 

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın dört bir yanındaki erkeklerin bir kısmı bir mesajla, hayatlarındaki kadınların Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyor. Kimi bugünü pozitif ayrımcılık gerekçesiyle gereksiz buluyor, kimi neden kadınların günü var da erkeklerin yok diyor, kiminin hiç umrunda değil. Gerçekten günün hakkını verenler de var mutlaka ama onlar azınlıkta.

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın dört bir yanında firmalar eşitlikten bahsettikleri, kadınları övdükleri kutlama mesajları yayınlayıp, bir kısmı kadın çalışanlarına hediyeler, bir kısmı kadın müşterilerine indirim kuponları falan veriyorlar. Kimi gönülden, kimi ne gerek vardı şimdi ama diğerleri veriyor biz de verelim mecburiyetiyle. 

Bugün günlerden Pazar... Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Dünyanın dört bir yanında kadınlar, hiç dinlenemeden yeni bir haftaya hazırlanıyor. Günün anlam ve önemine binaen birkaç kutlama, belki birkaç hediye. Yılın geriye kalan 364 gününde, kadınların ne iş ne özel hayatlarında kayda değer değişen hiçbir şey olmuyor. Kimi daha çok çalışıp daha az kazandıkları işlerinden çıkıp, kendilerine görev atfedilen işleri yapmak üzere daha çok çalıştıkları evlerine gitmeye devam ediyor; kimi geçtim bir işte çalışmayı, evden çıkmaya, yüzlerini bile göstermeye haklarının olmadığı hayatlar sürüyor.

Bu yıl Dünya Kadınlar Günü iki global çağrı ile kutlanıyor: "Tüm Kadınlar ve Kız Çocukları İçin Hak. Adalet. Eylem." ve "Kazanmak İçin Ver". Bu iki çağrının da mesajı net. Lafla peynir ekmek gemisi yürümüyor, somut adımlar atarak harekete geçmeden böyle gelmiş böyle giden bu düzen değişmiyor. Gelin hep birlikte elimizi taşın altına koyalım. Zira eşitliğe uzanan yolda bireysel olarak atılabilecek küçücük bir eylem bile çok kıymetli. 

Kadınların işte, evde ve toplumsal hayatta adil ve eşit haklara bir an önce sahip olması ve bu vesileyle böyle bir gününe de gerek kalmadığı günlere ulaşmamız dileğiyle birbirinin yurdu olan tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.


Dip Not: Başlıktaki fotoğrafım bu senenin global çağrılarından #GiveToGain kampanyasının tema pozuna atfen. Tarih boyunca güvenin, açıklığın ve samimiyetin sembolü olan açık avuç eşitlik için ortak irademizin ifadesi olarak bu seneki kampanyanın tema fotoğraflarına ilham veriyor. 


8 Mart 2025 Cumartesi

Eylemi Hızlandır...


Dünya Kadınlar Günü yüzü suyu hürmetine araştırmacı, gugıllayıcı, tember blogırınız hiç üşenmedi sizler için (demek isterdim ama itiraf ediyorum iş içindi) araştırdı. Global anlamda iş hayatında cinsiyet eşitliğinin sağlanması hususunda durumumuz maalesef büyük nanay (burada aslında kullanmış olduğum *!* kelimelerle cümleyi tamamlamayı size ve hayal gücünüze bırakıyorum).

Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre, mevcut ilerleme hızımızla toplumsal cinsiyet eşitliğine ancak beş nesil sonra, 2158 yılında ulaşabiliyormuşuz. Tabii yapay zeka o zamana kadar hepimizi yoklukta eşitlemezse. Bu kısmı veriler değil ben söylüyorum. :)

Beş koca nesil diyor, beeeş. Bizim, çocuklarımızın görüp göreceği yok. Bari safları sıklaştırıp, eylemi hızlandıralım çocuklarımızın torunlarına falan yolu açalım demişler. Bu senenin Dünya Kadınlar Günü temasını da "accelerate action", yani "eylemi hızlandıralım" koymuşlar. Heştegimi paylaşıp, yumruk havada pozu da verdiniz mi ahan da bak nasıl hızlandırıyoruz eylemi aklınız şaşar diye de eklemişler. 

Geçen senenin meşhur dizisi Üç Cisim Problemi'nde dünyayı 400 sene sonra işgal edeceğini beyan eden uzaylılara karşı dünyayı kurtarmakla görevlendirilen bilim insanlarının hikayesi anlatılır. Kimi bu kutsal dava için kendini şimdiden feda eder, kimi hayatını bu göreve adar, kimi de "bana ne yahu, kime ne 400 yıl sonrasından, bi salın da hayatımızı yaşayalım" modunda takılır. Yani, yaşını başını almış ve ADHD'den muzdarip bi insan olarak benim hatırladığım kadarıyla böyleydi. İkinci sezon daha ortada olmadığından devamı nasıl gelişti, 400 sene sonrasının dünyasını kurtarabildiler mi onu da henüz bilemiyoruz. İkinci sezon olur da bir ara yayınlanacak olursa, ondan hemen evvel birinci sezonu da tekrar izler güncellerim. Tabii bu sözümü de çoktan unutmazsam.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama yolunda, bir uzaylı istilasından farklı olarak süper sonik bilim insanlarına, karmaşık fizik, matematik problemlerini çözmemize ihtiyaç yokken vuslata hala 133 yıl olması ziyadesiyle üzücü. İhtiyacımız belki de sadece biraz aklıselim ve eğitimken böyle tematik hareketler, havalı heştegler, el kol hareketleriyle falan nereye, ne kadar varıyoruz o kısmı da meçhul. Hele bizim gibi tarihi geriye doğru akanların coğrafyasında. Yazılacak, çizilecek ne çok şey var da işte bu kısımda aklımdan geçenleri, sövdün saydım, yine aklıma ve havaya bıraktım. 

Dizideki rollere dönecek olursak; toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bizler tarihin neresinde yer alacağız? Kendini bu uğurda şimdiden feda eden mi, hayatını göreve adayan mı, yoksa "amaaan 133 yıl sonraki nesilden bana neci" mi? Konumuz sosyal bilimler üzerine olduğundan cevap "hiçbiri" de olabilir ve rahatça soruya yeni şıklar ekleyebiliriz. Peki ya sen, tohumları evde çocuklarının eğitimiyle atan, bir deniz yıldızı kurtarıcısı olmaya ne dersin? 

Tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu, eşitliğe ulaşan yolu hızlı olsun! 💜🌷

Saat 16.30 güncellemesi:
Sabahtan beri kutlama mesajları ve indirim kuponları ile mesaj kutumu kitleyen pek saygıdeğer firmalar. Tüm bunlar yerine siz de eylemi hızlandırsanız, artık bize eşit işe eşit ücret ve haklar sunsanız? Bir deniz yıldızı da siz olsanız mesela. Şu 133 yılı elden ele en azından bi 50'ye falan çeksek, sonra böyle bir gün kutlamaya da gerek duymasak. Ne dersiniz?




8 Mart 2024 Cuma

#KadınlaraYatırımYapın


 

Evet, her şeyi yapabiliriz! Ve biz yaparız, dünya değişir! Birleşmiş Milletlerin bu sene Dünya Kadınlar Günü için belirlediği tema ve konuşmalarda kullanılan hashtag  #KadınlaraYatırımYapın. Bu çağrının tüm dünyada "fırsat eşitliğinin" daha fazla ses bulmasını sağlamasını ve daha güzel yarınlara vesile olmasını tüm kalbimle diliyorum. Tüm kadınların "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" kutlu olsun!

Ve evet, AI yine iş başında. :))

16 Nisan 2022 Cumartesi

Sahi Camdan mıdır Kalp?



"Kalp camdandır. Kırıldı mı onarılmaz."

Zihnimin "Unutulmayan Replikler Klasöründen" fırlayıp çıkan versiyonu bu şekildeydi. 90'lı yılların başında, üniversitemizin sinema salonundaki özel gösterimde izlemiştim Camdan Kalp filmini. Filmin karışık kurgusu içinde aklımda kalan bir Genco Erkal'ın habire koşturup durması, bir de ona ait olduğunu düşündüğüm bu replikti.

Müessesemizde teyitçilik esas olduğundan, yapmış olduğum derinlemesine araştırmalar (Yutub'a baktı) neticesinde gerçeğin aslında pek de böyle olmadığını görerek, epey şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Repliğin gerçek sahibi Şerif Sezer, karşısındaki Genco Erkal, muhatabı ise dayakçı, hayırsız (yazar burada sıfatların devamını içine içine saydırdı) kocası idi.  Orijinali ise şöyle:

"Dövme ne fayda? Beni öldürsen daha iyi dedim. Sen benim kalbimi kırmışsın. Kalp camdandır. Cam yapışır? Yapışmaaaz..."
Camdan Kalp (1990)

"Kalp camdandır. Camdan kalp!" diye tekrarlıyor sonrasında Genco Erkal, hak verdiğini belirterek. Filmin devamında bu söze başka atıf var mı bilmiyorum. Ya da o günlerde henüz 20'sine bile varmamış Junior Şaşkın'ı neden bu kadar derinden etkilemiş de bu şekilde kodlamış kafasında. 

Doğruya doğru, oturup tekrar baştan sona izlemedim filmi. Şanslıydım; hızlı ve rast gele sahne seçimi ile kolayca buldum bu sahneyi (Youtube versiyonu: 28:04). Filmin yönetmenine ve oyuncularına saygım sonsuz ancak başladığı tüm filmleri, kitapları sevmese de kendini mecbur hissedip bitiren o genç kadını büyüteli epey bir zaman oldu. Ve "dönemsel sevgiler de" olabileceğini, bunun gayet normal birşey olduğunu öğreneli. O filmi, o kitabı, o müziği, o kişiyi "o anı" yaşadığım dönemde seviyor olmam beni bugüne taşıyan; beni, ben yapan. Bugün aynı hissetmiyorsam, onları bir zorunluluk ya da yükümlülük olarak taşımak yerine "bu anımın" gerçekliğini kabullenmemden. 

"Kırılmış camdan kalplerinizi alıyor porseleni ile değiştiriyoruz" sürüm güncellemesini almam da sanırım bu zamanlara denk geliyor. Cam yapışır? Yapışmaaaz... Ya porselen öyle mi? Tek ihtiyacımız kadim bir Japon öğretisi olan kintsugi (tıkla gelsin, burada pek de güzel anlatmış) ve şifa yolunda bir tutam inanç.  

Taze kırılmışlıklarım var bugünlerde; çok da dillendirmek istemediğim. Siz son şarkımı dinlerken ben bi koşu kintsugi malzemelerimi toplamaya gidip, şifalanıp gelicem... 


🎶 🎶 🎶
Kırıklarını topladım kalbimin
Kintsugi yaptım açtım dünyaya
Güzel insanlar dolu kalpler
Benimse yenilenmiş çakralarım
Gülen gözlerim var
Evet dedi parçalara ayrılmıştım
Birleşmez sanmıştım da üstelik
Çünkü camdandır sanmıştım
Çok yıllar var yanıldım*
🎶 🎶 🎶


Şarkının orijinalini dinlemek istersen:

Gönülçelen, Teoman



16 Mart 2014 Pazar

Sahi o kadınlar o gece nasıl uyudu?

Türkçe’de sevmediğim tabirlerin başında açık ara ile “evlat acısı gibi koydu” yer alır. Tabiri de sevmem, kullananı da. Hele hele bu lafı diyen, diyebilen kişi bir ebeveyn ise o kişi ile ilgili iyi bir şey bile düşünemem bir daha. Dünyada para pul ile alınabilecek herhangi bir şeyi “evlat acısıyla” kıyaslayabilmek nasıl bir zihnin ürünüdür aklım havsalam almaz. Hatta bu dünyada evlat acısı ile kıyaslanabilecek başka bir şey de yoktur bana göre.
 
Evet ölüm hepimize yazılmış, kaçışı yok; lakin binbir emek büyüttüğün can parçanı, evladını toprağa koymak, onu bir daha hiç göremeyecek, öpüp koklayamayacak olmak... Böyle bir acıyı hangi teraziye koyup, neyle tartabilir ki bir insan.

Yüreği kinle kapkara olmuş, kurumuş bir adam yavrusunun daha toprağı bile kurumamış bir anayı yuhalattı bu ülkede dün. Başka bir ülkenin meydanlarında ölmüş bir geç kızı kendine siyasi malzeme yapan zat, kendi ülkesinde fitilini kendi yaktığı olayların sonucunda hayatını kaybeden küçücük bir çocuğu terörist ilan etti. Daha pek çok kötü şey söyledi ama gözlerim doluyor, böğürerek ağlamak istiyorum aklıma geldikçe, yazamıyorum.
 
Onun dediklerine, söylediklerine, yalanına dolanına, hırsına, öfkesine, kinine, hepsine alışmış, yalama olmuştuk, artık hiç bir şeyine şaşırmıyorduk da o yuhalayanlar arasındaki kadınları görmekti en çok yüreğimi yaralayan. Hani can veren, çocuk doğuran, halden en çok anlaması gereken kadınlar.
 
Dokuz ana baba dokuz evladını verdi toprağa. Bir baba karısını da yitirdi peşi sıra. O insanların çocukları öldü ötesi var mı? Bir ailenin acısının diğerinden fazlası eksiği, bir evladın canı diğerinden önemli olabilir mi?
 
Kimilerine göre varmış ki yuhalattılar, eşlik edip yuhaladılar. Aynı sudan içmiştik ya sözde, ölümde bile böldüler, ötekileştirdiler bizi.
 
Bu ruh halini, bu öfkeyi, bu kini, bu nefreti anlamak istiyorum. Olmuyor, yapamıyorum. O insanlarla aynı havayı solumak içimi acıtıyor. Biri “ben o bilyeleri oraya niye koydular anlayamıyorum” diye kan kusarken Berkin’in acılı babasının “o bilyeleri mezarına oynasın diye koyduk” deyişi uykularımı kaçırıyor. Bu kadar kötülüğü, bu kadar vicdansızlığı, bu kadar adaletsizliği kaldıramıyorum.
 
Sahi o kadınlar, o gece başlarını yastığa koyup nasıl uyudu?

 

12 Mart 2014 Çarşamba

Çocuk sen ekmek almaya gitmiştin


Uyandım, güneş gitmişti. Günlerdir yirmi derecelere çıkarak mart ayında yüzümüze pembeler salan güneş yerini karanlık bir Almanya sabahına bırakmıştı.

Uyandım, Berkin gitmişti. 269 gündür direnen çocuk bedeni küçüldükçe küçülmüş bu yükü daha fazla taşıyamamıştı.

Hani bahar gelmişti, baharda çiçekler açardı, umut yeşerirdi, uyanırdı belki Berkin. Güzel olurdu her şey.

Sabah karanlıktı, hava soğuktu, Berkin yoktu, bahar gitmiş gün başlamadan bitmişti. Daha da kötüydü her şey.

***

Çocuk sen ekmek almaya gitmiştin. Vurdular, derin uykulara yatırdılar. Vuranı sakladılar, vurduranı aklayıp pakladılar. Ailenin acısını paylaşmayı bile çok gördüler.

Mantıklı, tutarlı hiç bir yanı olmayan kurmaca bir hikayeye "Kadının beyanı esastır" diyerek sarılanlar "annenin beyanını" kolayca görmezden geldiler. “Aneyyy, senin ayağın sakat , bir olay olursa koşamazsın, kaçamazsın, ben gideyim, hem sokakta arkadaş bulursam kahvaltıya getirebilir miyim?*” diyen sana dair türlü türlü hikayeler yazıp, kendi yazdıklarına inandılar. Kör kuyular kadar karanlık kalpleriyle gözünü kapadığın gün bile ailenin acısına acı kattılar.

***

Gencecik canları alanlar, tetiği çekenler, emri verenler, on dört yaşında ölmüş bir çocuğun ardından nefret saçan şeyler söyleyip yazan insansılar.. Siz ölmeyin e mi, siz hep yaşayın. Her gece rüyanızda Berkin'i görün, Ali İsmail'i görün, devlet zulmünden yitip giden diğer çocuklarımızı görün. Ne kadar yıkarsanız yıkayın çıkmayan kan içinde ellerle başlayın her yeni güne. Siz ölmeyin, her gün ölmek isteyip de ölemeyin e mi...

Ve Berkin... Umarım gittiğin yer güzeldir. Buralar öyle kötü ki...

13 Ocak 2014 Pazartesi

Adı Kader, Sonu Keder...


Küçücük çocuklarla evlenen pis pedofiller, küçücük kızlarını evlendiren rezil babalar ç*k*n*z düşsün, kediler yesin e mi.

Ah be Kader, seni ve daha nicelerini koruyamayan bu devlete de baştan aşağı yazıklar olsun.

Güzel uyu çocuk sen gittiğin yerde. Buralarda çok acı var...

#ÇocukGelinDeğilPedofili, #KaderErten

11 Ocak 2014 Cumartesi

Lütfen



Üzerinde daha önce hiç düşünmemiştim. Ta ki havaalanındaki bir büfede çalışan kızın alışveriş yapan turist gençle arasında geçen diyaloğa şahit olana kadar. "Türkler asla lütfen demez" dedi kız kırık dökük İngilizce'siyle. "Fanta, Kola derler sadece" dedi kaba bir ses tonu ile tarif ederek. Aralarındaki sohbet nasıl başlamıştı tam bilmiyorum ama kız Alman gencin sipariş verirken "lütfen" demesinden etkilenmişti belli ki. Bir sonraki müşteri de turistti ve siparişini İngilizce olarak verirken o da "please" demeyi ihmal etmedi. Sıradaki ilk Türk müşteriyi bekleyebilseydim eğer, kızın anlattığına benzer bir sahne gerçekleşecekti çok büyük ihtimal. Ben ne mi yaptım? Tüm bu konuşmaya şahit olduktan sonra ne yaptığımın önemi yok aslında.

Ne yaptığımdan çok ne hissettiğimdi önemli olan. Biraz, hatta birazdan da fazla utandım. Düşündüm ama Türkçe konuşurken, otomatiğe bağlı günlük konuşmalarım içinde, bir şey satın alırken ne kadar kibar konuşmaya çalışsam da acaba lütfen diyor muydum ya da ne kadarında diyordum emin olamadım.

10'lu ve 20'li yaşlarımda İngilizce, otuzların başında Fransızca ve otuzlar sona ererken de Almanca öğrenmeye çalışırken öğretilen ilk şeylerden biri "lütfen" oldu hep. İlk Almanca öğretmenim sınavda rica cümlesi kurarken "bitte" demeyi kesinlikle unutmamamız gerektiğini ne çok vurgulamıştı. Buradaki öğretmenlerden biri de sınıf arkadaşlarımdan birinin sorusunu ısrarla cevaplamamıştı "bitte" demediği için.

Yabancılara Türkçe öğreten öğretmenler de Türkçe rica cümlelerini öğretirken "lütfen" demeyi vurguluyorlar mıdır acaba? "Bir su alabilir miyim lütfen?" diye öğretiyorlar mıdır Türkçe su siparişi vermeyi? Kaçımız günlük hayatta gerçekten kullanıyoruz bu kelimeyi? Yoksa "lütfen" demeyi sadece çocuklarımızdan mı bekliyoruz?

Küçük, tek bir kelime ne çok şeyi değiştirebiliyor oysa ki...



31 Mayıs 2013 Cuma

Ağacıma Dokunma


"Kapattım gitti" dedim. "Belli mi olur belki bir gün başka bir yerde" dedim. Günler, aylar geçti o başka yeri bir türlü olduramadım. Zaten tek bir korsan yayın hariç hiç de yazmadım, yazamadım. Sarı damarımdan sebep yine dönmezdim sözümden de konu bu konu olunca duramadım. Öyle ya söz uçar, yazı kalır, beşer unutursa da Google hatırlatır. Kimine göre "tinerci yuvası, alt tarafı bir park" için günlerdir nöbet tutan, gaz yiyen, şiddet gören ama yine de vazgeçmeyen güzel insanlarımız için tarihe ne kadar çok not atarsak o haklı ve güzel direnişleri de o kadar taşınır geleceğe.

Almanya'da yaşadığım şehrin orta yerindeki sıradan bir çocuk parkındaki ağaçta bir sincap gördüm geçenlerde. Bir Alman için belki sıradan olan bir şey beni o gün bir çocuk gibi heyecanlandırdı. Ağaçtaki bir sincabı en son çocukken Emirgan Korusunda görmüştüm ben. Bir diğer parkta Hıdırellez pikniği yaptık kızımla; mayosunu giymiş sere serpe cılız bir güneşin keyfini çıkaran da, işini parka taşıyan da, ağaç gölgesinde kitabını okuyan da vardı etrafımızda. Gel gör orada, İstanbul'un bir ilçesi büyüklüğünde bir şehirde, o park senin bu park benim dolaşırken bir kaç gün sonra Türkiye'ye geldiğimizde devlet eliyle ağaç katliamına şahit olacakmışız.

Bir devlet ki bir şehrin, İstanbul'un, kalbindeki ağaçları katledip kışla görünümlü AVM yapma derdine düşmüş.

Bir devlet ki "parkıma dokunma, ağacıma kıyma" diyen vatandaşına acımasızca saldırıyor. Bir ağacın gölgesinin, griye bulanmış bir şehrin içinde ender kalmış yeşilinin derdine düşmüş vatandaşını gaza buluyor, copluyor yetmiyor yakıp yıkıyor.

En tepedekiler bıyık altından gülüp hiç sesini çıkarmıyor. Çıkardığında da "çatlasanız da patlasanız da ben dediğimi yaparım" diyor başka da bir şey demiyor.


Sağı, solu, askeri, polisi, şusu busu bu topraklarda hiç değişmiyor, bu ülkenin başına geçenler hiç bir zaman vatandaşını sevmiyor. Zaten hiç biri halkı "vatandaş" olsun istemiyor. "Kul" olsun "köle" olsun yeter ki onların dediği olsun. Onlar bizim için düşünür, en doğrusunu da onlar bilir.

Şehir dediğin yerde ağaç da ne oluyormuş. Ağaç görmek istiyorsan ormana, hayvan görmek istiyorsan hayvanat bahçesine git. AVM'de bir cafe sandalyesi, şemsiye gölgesi neyine yetmiyor. Zaten senin derdin park, ağaç falan değil yerli yersiz muhalefet etmek. Yoksa aklı başında hangi insan benim kararıma karşı çıksın. İşiniz gücünüz muhalefet etmek. Dur dur en güzelini sona sakladım. Gidiyor muydunuz sanki o parka da yıktırmam diyorsun, tinerci doluydu orası tinerci.

Zaten bir avuç kalmış yeşilimizi, korumaya çalışana işkence ederek, zorbalıkla yok ediyorlar. Yeni taş bloklar için nefesimizi çalıyorlar. Tıpkı köprü inşa etmek için İstanbul'un bir diğer köşesindeki ciğerini söküp atacakları gibi.

Bilmedikleri ya da bilip de umursamadıkları insanoğlunun unuttuğunu doğanın asla unutmayacağı, gün gelip doğal bir felaket olup bunun acısını ille ki çıkaracağı. Yine bilmedikleri ya da bilip de umursamadıkları, vatandaşın her itirazının ille ki ideolojik olmayabileceği. Ağacı kesen el sağ da olsa sol da olsa önüm de olsa arkam da yine tek yürek olurdu o insanlar orada.

Dileğim bu onurlu direniş de sizin barbarlığınız da hiç bir zaman unutulmasın. O ağaçları katlederek, o güzel insanları darp ederek o lanetli binayı belki dikeceksiniz oraya ama Pirus Zaferiniz olur da hayrını görmezsiniz inşallah.






30 Mart 2012 Cuma

Süt


Bu haftaki yoğun kişisel gündemimden geçtiğimiz günlerde yapılan bu hazinli açıklama, yapanın beklediği yankıyı buldu mu takip edemedim ama konuyla ilgili hissiyatımı yazmadan da duramadım.
Özel okullar bir şeysi bir zatı muhterem devletin ilk öğretim öğrencilerine ücretsiz dağıtacağı sütün peşine düşmüş. Devlet baba özel okullarda okuyan öğrencilere haksızlık yapıyormuş. Onlara kitap, tablet vermediği yetmiyormuş, sütten bile mahrum bırakıyormuş.
Dediğine göre özel okullarda okuyan öğrenciler sanıldığı gibi zengin de değilmiş. Bu çocukların topu topu yüzde 15’i üst gelir grubuna mensupmuş. Yüzde 50’sinin anne-babası çalışan orta gelir grubundanmış (bu da ne demekse artık. Üst gelir grubu çalışmayıp yan gelip yatıyor herhalde)  Diğerleri burslu, indirimli vs okuyan yoksul ailelerin ya da  memur ailelerinin çocuklarıymış. Dolayısıyla bu uygulamalar nedeniyle özel okul öğrencileri “açıkça ötekileştiriliyor ve küçük yaşta ayrımcılığı hissediyorlarmış.”
Bu iddialı söylem de yetmemiş olacak ki fırsat bulmuşken bir de ben azınlıklara çakayım demiş ve “azınlık okullarına kitap, tablet veriliyor ama hani bize, hani bize” diyerek de mızıkçılık yapmış.
Muhterem sanıyorum başka bir ülkede yaşıyor, bu haber de yabancı kaynaklı. Zira benim yaşadığım ülkede özel okullarda okuyan çocuklarımız küçük yaşlarda bir ayrımcılık hissediyorlarsa eğer bu olsa olsa pozitif ayrımcılıktır. Devlet okullarında okuyan çocukların şartlarıyla özel okulda okuyan çocukların şartlarını neredeyse eş tutmak ve bir kutu sütün peşine düşmekse büyük bir aymazlık ve ayıptır.
Elbette özel okullarda okuyan yoksul ancak başarılı öğrencilerimiz de bulunmaktadır. Özel okullar bu öğrencileri pek yüce gönüllü oldukları için değil çalışkanlıklarıyla okullarının başarı seviyesini  yükseltsinler diye bursla okuturlar. Böyle demezler tabii ama böyledir aslında. Gelgelelim amaç ticari olsa da iyi ki de yaparlar ve doğarken hayata bir sıfır geriden başlayan bu çocuklar en azından iyi bir eğitim görme şansını yakalarlar. Peki oranı yüzde onu geçmeyecek bu çocuklar üzerinden böylesine irrasyonel popülist bir çıkış yapma neyin nesi oluyor o kısmı çözebilmek mümkün değil. Bu derece fakir çocuklara burs vermek demek sadece okul paralarını karşılamak mıdır özel okullar için? Bu çocukların içecekleri sütü, eğitimleri için ihtiyaç duyacakları her türlü malzemeyi sağlamadıktan sonra okul parasından ibaret bursun ne anlamı kalır? Onların okuyup başarılı olabilmeleri ve burslarını devam ettirebilmeleri için bu gibi şartlara sahip olmaları gerekmez mi ve bu da onlara burs verenlerin sorumluluğunda değil de her zamanki gibi devlette midir?
Gelelim üst gelir grubunu oluşturduğu söylenen yüzde onbeşi de çıkardıktan sonra kalan çocuklarımızın durumuna. Bu çocukların aileleri çocuklarını eğer ilk öğretimden itibaren özel okulda okutabiliyorlarsa hiç kimse kusura bakmasın ama beslenme çantasına sütünü de koyabiliyordur, çikolatasını da. Tablet bilgisayar ise başka bir mevzu. Bu ailelerin çocuklarına tablet alamayacak durumda olduklarını söylemek de abesle iştigal olur. Söz konusu çocuklarının eğitimi ise almayıversinler bir zahmet kendilerine (ve hatta çocuklarına) süslü i-phone’ları , evlerine lcd/led tv’leri ve bilimum teknolojik oyuncağı, yerine tablet bilgisayar alsınlar çok mu zor?
Zenginin parası züğürdün çenesini yorar demiş atalarımız ama gün gelmiş devran dönmüş tersine dönmüş belli ki. Ya da belki hep böyleydi de ondan “tok açın halinden anlamaz” da demişler. Devlet okulunda okuyan çocukların her şeyi tam da bir sütleri, bir de alacakları söylenen Törkiş tabletleri yorar olmuş zenginin çenesini.
Öyle pek de uzak olmayan bir zaman önce, memleketin doğusunu geçtim hemen burnumuzun dibinde, Bursa’da, bir köy okulunun öğrencileri tuvaletten su içiyorlardı. Belki de hala da oradan içiyorlar. Çok komik bir bedelle okul binasından su içmeleri sağlanabiliyordu ama bu parayı verebilecek kimse yoktu. Hemen hepsinin çocuklarının özel okullarda okuduğu bir yönetim kurulundan çıkan red kararını nasıl söyleyeceğimi bilememiştim heyecanla kararı bekleyen okul müdiresine.
Devlet okulundaki çocuk suyunu tuvaletten içsin, içmiyorsa yapmak devletin işi, biz hiç birimiz karışmayız. İş süte, tablete gelince ise benim çocuğumun başı kel mi, devlet baba ayrımcılık yapmasın hepimize dağıtsın.  
Ötekileştirilen ve küçük yaşta ayrımcılığı hisseden çocuklar gerçekte hangileri acaba?


14 Mart 2012 Çarşamba

Değişen bir şey yok hiç... Ölüm hariç...




İnsanlığımızı zaman aşımına ipotek ettik dün biz. Göz göre göre, yürek çığlık çığlığa vicdanımızın son kırıntılarını da halının altına eşeledik.

Yakmakla kalmadık şairi, yine haklı çıkardık. "Değişen bir şey yok" hala bu topraklarda, "aynı gökyüzü, aynı keder".


Şehir, Şair ve Ölüm

(ilk yayın tarihi: 26.02.2009)

Evren’den gelen ikinci mim hayatıma yön veren şair üzerine. Yön veren tabiri biraz fazla iddialı belki ama bir kaç söz söylemek isterim ben de Behçet Aysan üzerine sizlere.

Yurt kantininde fiş karşılığı kahvaltı verirlerdi bize. Çeyrek ekmeği de dikdörtgen kesilmiş eski bir gazete kağıdının içinde. Benim için bir oyundu her sabah. Bu başı sonu olmayan yazıları okumak, çok beğendiğimi de araştırmak. Behçet Aysan’la geç tanışmam da böyle oldu.

“...
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.”


diyordu şair tam da ölüm haberinin altında. Ben bu şiiri okurken o gerçekten ölmüştü başka bir şehirde.

“...
gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak.”


Bu aşkı, bu kavgayı, bu kederi bizlere bırakıp 35 can yoldaşıyla birlikte can vermişti Madımak’ta.

Peşini bırakmadım kovaladım. Daha neler vardı?

“...
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.”

Bugün bile kaldırıp bakıyorum başımı, yok hala o günden bugüne değişen bazı şehirlerde.

“kozalak yaktım ben de
sessizlikte
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı.
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.”


O acı hala dolaşır aydınlık yüreklerde...

Behçet Aysan Şiirleri için: http://www.e-sehir.com/siirler/yazar28.html

7 Mart 2012 Çarşamba

Şifreler, kazlar ve bir türlü değişemeyişim

Mektup kutusundan bir de gazete kupürü çıktı ama onun hikayesi başka demiştik bir önceki yazıda. O günkü çocuk aklımla okumuş, beğenmiş, kesmiş, saklamışım ve nasılsa bugüne kadar gelmiş benimle. Aslında o yıllarda çokça biriktirirdim gazetede okuyup da beğendiğim yazıları. Derken büyüdüm, o ev senin bu ev benim taşına dururken beraberimde taşınıp duran yüklerim git gide azaldı. Gazete kupürleri de diğer pek çok eşya gibi önce miktar olarak azaldı, sonra kökten çöpü boyladı. Yazıda anlatılan hikayeyi (ki o zamandan beri de ezberimdedir aslında) pek sevdiğimden olsa gerek diğerleri gibi hazin bir son bulmamış bu kupürün macerası.

Yazının tam tarihini bilmiyorum. Bununla birlikte, arşivcilik bilincim olmadığı için tarihsiz olarak kesip sakladığım bu kupür üzerinde yaptığım derin detektifçilik çalışmaları neticesinde 1988 yılının Ocak ya da Şubat aylarındaki bir tarihe ait olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım. Üşenmedim en acar gazeteci pozlarında o kütüphane senin, bu kütüphane benim gazete arşivlerini araştırdım demeyi çok isterdim okuyucu ama totomu o kadar kaldıramadım. Arka sayfadaki "Hürriyet İlkokullar Arası Resim Yarışması", "PTT sözleşmeli memur alımı"  ve "Gerede Kadastro Mahkemesi" ilanlarında mevzu bahis tarihlerden bu varsayımda bulundum.

Tabii çağımızın vazgeçilmezi gugıllamayı da es geçmedim. 1988 tarihli bir gazete yazısına ulaşmayı elbette beklemiyordum ama yazıdaki hikayeyi kullanan başka birine rastlayabilirdim. Nitekim buldum da. Nazlı Ilıcak 21.08.2011 tarihli köşesinde hikayeyi  diğerinden farklı olarak başına totosuna herhangi bir yorum eklemeden, okuyucudan gelen fıkra formunda kullanmıştı. Akıllı kadın ne diyeyim.

Yazımız ve hikaye Ahmet Altan’ın o zamanki Hürriyet Gazetesi “Bir Günün Hikayesi” köşesinden. Yazının günümüz Türkiyesi’nde değişen hiç bir şey olmadığını göstermesi bir yana Ahmet Altan’ın zamanın Turgut Özal hükümetine yönelik yazmış (ve yazabilmiş) olması da manidar!

Yan blogdan Absalom Beyin de şu güzide yazısında pek güzel bahsetmiş olduğu cennet tapusu peşinde koşan yurdum insanına sevgilerle...
***
“Şifreler ve Kazlar
Çok soğuk bir kış günü padişah, tedbil gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan biri yaşlı adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış.
  -  Selamünaleyküm ey pir-i fani...
  -  Aleykümselam ey serdarı-ı cihan.
Padişah sormuş:
  -  Altılarda ne yaptın?
  -  Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...
Padişah gene sormuş:
  -  Geceleri kalkmadın mı?
  -  Kalktık lakin ellere yaradı...
Padişah gülmüş.
  -  Bir kaz göndersem yolar mısın?
  -  Hem de ciyaklatmadan...
Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar...
Padişah başvezirine dönmüş.
  -  Ne konuştuğumuzu anladın mı?
  -  Hayır padişahım...
Padişah sinirlenmiş.
  -  Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.
Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş...
Bakmış adam hala orada çalışıyor...
  -  Ne konuştuğunuz siz padişahla...
Adam başveziri şöyle bir süzmüş...
  -  Kusura bakma... Bedava söyleyemem... Ver bir yüz altın söyleyeyim...
Başvezir, yüz altın vermiş.
  -  Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın... Nereden anladın padişah olduğunu...
  -  Ben dericiyim... Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi...
Vezir kafasını kaşımış...
  -  Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?
Adam bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın almış.
 -  Padişah altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun diye sordu... Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
Vezir bir soru daha sormuş...
  -  Geceleri kalkmadın mı ne demek?
Adam bir yüz altın daha almış.
  -  Çocukların yok mu diye sordu... Var, ama hepsi kız... Evlendiler, başkalarına yaradılar dedim...
Vezir gene kafasını sallamış...
  -  Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek?
Adam gülmüş...
  -  Onu da sen bul...

Bu eski masaldaki vezir, bazı şifreleri çözmek için kaz gibi yolunmuş... Biz de son zamanlarda bir çok anlaşılmaz laf duyuyoruz. MİT raporu, döviz darlığı, Mısır’la ortak askeri tatbikat falan gibi...

Bunların ne olduğunu anlayalım derken de bütün paraları kaybedip, kaz gibi yolunuyoruz... Başvezirden tek farkımız, paraları kaybetmemize rağmen gene de konuşulanların aslını anlayamamamız...”
***

Anlayana...


13 Ağustos 2011 Cumartesi

İsmiyle müsemma

Değişik bir adamdı. Üzerinden hiç çıkarmadığı bordo rengi, bir hayli eskimiş, yünlü bir kazak, dağınık saçlar ve kırmızı bir burun aklımda kalan. İletişim Fakültesi'nde ders veren ama paradoks bu ya mümkünse hiç konuşmayan, zorunluluk harici iletişim kurmayan bir adam. Lakin bir konuşmaya başlasın bambaşka bir insan olurdu bu defa. TRT radyosu ekolünden terbiyeli, derinlere işleyen güzel bir ses. Hani sadece telefonda konuşsan, sureti kendin hayal etsen aşık olunabilecek bir ses. Ses gerçek surete büründüğündeyse ayrıksı kişiliğiyle birleşir yine garip bir hal alırdı.

Mecnun derlerdi, aşk acısından bu hali derlerdi ama ağızlar torba değil ya büzesin ne kadar doğruydu bilmem. Başımızda kavak yellerinin estiği o yaşlarda bizim için en fazla "acayip", nedeni sorgu sual gerektirmeyen biriydi. 

Verdiği Radyo Programcılığı dersini bir yandan sever, bir yandan da kaçmaya çalışırdım mümkünse. Aynı zamanda hem hayranlık uyandıran hem de tedirgin eden bir yapısı vardı benim için.  Finalde sorduğu soruları kendimce protesto edip boş kağıt verdiğimde peşimden koşup doldurtmaya çalışmıştı, ne gerek vardı ki şimdi durduk yere bütünlemeye. İki kişi gelmiştik o tatil bütünlemeye ve işlemediği kitaptan sorular sormamıştı bu defa.

Dün Fakülte e-posta grubuna önce "kaybettiğimiz doğru mu?" diye bir mesaj düştü, sonrasında da doğrulama mesajları. "Evinde ölü bulundu" diyordu birinde. Gidişi de ıssız ve yalnız olmuştu belli ki. 

Nitekim, ismiyle müsemma, vakur bir adamdı Vakur Hoca. Gittiği yer her neresiyse, gözlerindeki o derin yalnızlık orada son bulur umarım...

7 Kasım 2010 Pazar

Türk Halkı Olarak Sizden Özür Dileriz Ömür Hanım

Ömür Gedik sevgilisinin göbek attırdığı insanları beğenememiş, hatta yetinmemiş Türklükten çıkmak istemiş. Tüm bunları muhteşem Türkçesiyle bir güzel de tivitlemiş: “Oynayan gobek atan halay ceken halkimizi gorunce turklukten cikasim geliyor. Biz buysak ben yokum.” Bu tiviti attığı sırada kendisiyle aynı havayı soluyor olduğumdan olsa gerek Ankara’da Bursa uçağını beklediğim şu sıralar ben de kendisi hakkında bloglamayı kendime bir hak görüverdim. 

Tanıyanlar bilir dans konusunda aha odun aha benimdir. İki sallanıp, beceriksizce kıvırmaktan gayrı oynamayı beceremem. Seçkinci bir müzik zevkim olduğu söylenemez ama oyun havası, fantezi müzik vs. dinlemem. Bu müziklerle dans etmem. Zaten etmeye çalışsam da komik olur, beceremem. Dolayısıyla bahsettiği ortamda hanımefendinin tiksinti duyduğu insanların en azından bir kısmından değildim. 

Ferhat Göçer sahnede haydi eller havaya yaptırdığı sırada bu özelliğimden ötürü oturmaktaydım. Ancak sahnedeki sanatçıya çiçek vermek, yöneticilerinin istek şarkılarını iletmek gibi avam davranışlarda bulunmuş olmam hasebiyle Türklükten çıkma isteğini bir kat daha arttırmış olabilirim. Böyle bir edepsizlik için, diğer konuda yardımcı olamasam da, şahsım adına kendisinden özür dilerim.

Gelin görün ki sevgilisi sahnede “kalın bir miktar” karşılığında şarkı söyleyip, insanları dansa davet ederken bütün bir gece asık bir surat ile oturup, bilekberisinden bulunduğu ortamdaki insanları tivitleyen Ömür Hanımın birkaç saat sonra sis nedeniyle uçakları iptal olduğunda evine ulaşabilmesi o göbek atan insanlardan gelen paracıklarla helikopter kiralanmasıyla olabildi. Hiç bu açıdan bakabilmiş midir, azıcık da olsa utanmış mıdır? Keşke… Olsun siz yine de dilemeyin Özür Hanım, biz özür dileriz sizden, bulunduğumuz ortamlardan keyif almayı tercih ettiğimiz için...

27 Ağustos 2010 Cuma

Yan Yürek Yan

Uzun zamandır yazamamıştım yine. Aklımda bir sürü zıpır düşünce birikmişti, hangisini yazsam, hangi birinden başlasam karar veremediğim. Okuduğum bir haber hepsini dağıttı, attı zihnimin sığ köşelerine. 83 yaşındaki Cevriye ninenin feryadı yaktı, dağladı bugün yüreğimi. “Biz onu ne yoklukla büyüttük kızım. Okuyup kurtulsun, aç kalmasın diye... Anası tarlaya giderdi, arkasından ağlardı Ömerim. Verecek bir şey olmazdı bazen, kuru mememi verirdim sussun diye... Üniversiteye başladı... Bir gün telefonla aradım. Nasılsın Ömerim dedim. İki gündür açım, param yok nine’ dedi... Yoklukla büyüttük, yoklukla öldü... Yoksulluk ateşten bir gömlektir kızım. Çok zordur, yaşamayan bilmez. Bilmez...” 

Bilmez ya Cevriye ninem, bilmez gerçekten. Ne varlık içinde yokluk diyen tatminsiz şehir çocukları bilir, anlar okula giderken giyeceği ikinci bir gömleği bile olmayan Ömer’in kısacık yaşamını ne de küpünü doldurmaktan gayrı gailesi olmayan anlı şanlı büyüklerimiz. Orda bir köy var uzakta ama o köy bizim köyümüz mü gerçekten?

23 Temmuz 2009 Perşembe

Uykumu Kaçıranlar...

Gece saat onikiyi epeyce geçmişti. Hamileliğin en yeni numarası, her nedense geceleri musallat olan mide yanması belası nedeniyle uzun süre yatakta debelendikten sonra nerdeyse uyumaya hazırdım ki büyük bir patırtı koptu. Önce karşı dairedeki iki buçukluk yer cücesi, terörist veledin yeni bir macerası sandım. Kendisi ki boyundan büyük çığlıkları, mutfak tezgahına tırmanıp tencere devirmek gibi marifetleri ile meşhurdur.

Derken sokaktan “buraya mı giriyoruz komserim” diye bir ses geldi. Akabindeki gürültülerden anlaşıldı ki istikamet bizim apartman, hedef karşı daire, vukuat ise aile içi şiddetli kavga idi. Her ne olmuşsa olmuş nazik ve sakin görünümlü komşularımız kapıya polisin dayanmasıyla sonuçlanan şiddetli bir kavgaya tutuşmuştu.

Ufaklığın çığlıklarıysa bu defa yaramazlıktan değil korkudandı. O ufaktı, belki de o geceyi ileride hiç hatırlamayacaktı ama aklım ister istemez yedi yaşındaki ablasına takıldı kaldı. Onunla birlikte gözümün önüne geldi kendi yedi yaşım, evdeki kavgaları duymamak için kuytulara sığınışım, bitmesi için geceleri tanrıya yakarışım... Fiziki şiddet olmazdı belki evimizde ama yüksek sesli her kavga çocuk yüreğimde küçük küçük yaralar açardı her defasında.

Dün gece uykumu kaçıran ne gürültüydü ne de yaklaşık bir saat sonra ikinci defa gelen polislerin yanlışlıkla bizim kapıyı çalması. O küçük kızın ömrü boyunca dün geceyi babasının annesinin üzerine yürüdüğü, annesinin sinir krizi geçirdiği, polislerin eve geldiği ve babasının evi terk ettiği gün olarak hatırlayacak olmasıydı. Kavgalar, tartışmalar her evde olması mümkün hayatın tatsız gerçeklerinden biri belki. Yoksa da engellemenin bir yolu, yine de, ille de olacaksa bari en azından “çocuklar duymasa”, küçük yürekleri kavgalardan muaf olsa...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Utanıyorum

Fikirleri sizden ayrı bile olsa kanser hastası olan biri için "Ergenekonculara ödül verirken turp gibiydi!" başlığını atan sözde müslüman özde yüreği çirkin insanlar her gece dua edin ki Allah sizleri kemoterapi ile ıslah etmesin. Bırakın fikri, siyasi ayrılığı insan olan bir insan düşmanı için bile böyle bir şey düşünemez, düşünmemeli. Kalbi, vicdanı bu kadar kirli, kötülük dolmuş insanların bunu bir de dini kullanarak yapmaları ise en acı olanı. Eğer bu başlığı atanlar insan olduklarını iddia ediyorlarsa ben insanlıktan İSTİFA ediyorum ve onlarla aynı havayı soluduğuma bile UTANIYORUM. Türkiye'nin aydınlık geleceğini karanlığa boğmaya çalışan yobazlara cevabı yine Türk halkı verecektir. Ben hala ÜMİD EDİYORUM. 

Bu seyir defterinin amacı ne politika ne siyaset yapmak ne de birilerine bir takım fikirleri empoze etmek olmadı hiç bir zaman. Aksine hayatı gırgıra alan yazılar yazmak, gündelik hayatın sıkıcılığına birazcık gülümseme katabilmek istediğim. Ancak öyle bir an geliyor ki yaşananlara kayıtsız kalamıyor insan, tepkisini koyabilmek, sesini daha yüksek duyurmak istiyor. Bu da öyle bir haykırıştır. Yazılarımız eski şekli şemaline, seyir defterimiz normal seyrine dönecek en kısa zamanda. Olur ya yine haykırmak isterim belki o zaman başka bir defterde seyr-ü sefa ederiz.

28 Mart 2009 Cumartesi

Ayrı Yazılır Kardeeşiiim


Yukarıdaki satırların sahibi ben olabilmek isterdim ama malesef değilim. Son derece takıntılı olduğum bu konu üzerine bir yazı yazmaya oturmuşken rastladığım ve çok beğendiğim bu siteden alıntıladım. Site uzun zamandır güncellenmemiş belki ama mevcut haliyle de konuyu son derece güzel bir şekilde ele alıyor ve dikkatleri gramerimizin bu belki de en çok ihmal edilen konusuna çekme adına çok değerli bir iş yapıyor. Bana göre çok değerli olan bu siteyi ben de sizlerle paylaşmak ve “kelebek etkisine” küçük de olsa bir katkıda bulunmak istedim. Konuyla ilgili kendi cümlelerimi ise kendime sakladım. Çünkü ne zaman “dahi” anlamındaki “de”lerin, bağlaç olan “ki”lerin ve “soru” anlamındaki “mi”lerin yanlış yazımına rastlasam içime Heidi’yi habire azarlayan Bayan Rottenmeier’ın ruhu kaçıyor ve galiba hiç de edepli olamıyorum o vakit!

19 Mart 2009 Perşembe

Suçlu Meğer Benmişim

Bak şimdi, meğer memleketteki işsizliğin nedeni benmişim haberim yok. Sabah sabah iyi oldu bunu öğrendiğim. Bir silkeleneyim de kendime geleyim. Hani geldim Bursa'lara, bir de utanmadan iş arıyorum ya kadın başıma, işsizlik oranının suni bir şekilde artmasına neden olmak suretiyle utanmadan ortalığı karıştırıyormuşum. Acilen yüce hükümetimden özür dileyip, evimin kadını olmalı, bol bol bebeleyip vatana faydalı mücahitler yetiştirmeliyim. İyi oldu bak bugün güne erken uyandığım. Zararın neresinden dönülse kârdır.
Devletin TÜRKİYE İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı Hanehalkı İşgücü Anketi’nin, "Kasım-Aralık-Ocak 2008" dönemi verilerine göre işsizlik oranı artışı yüzde 13.6, Türkiye genelindeki işsiz sayısı ise 3 milyon 274 bin kişi. Üçyüz milyonluk ABD ile 72 milyonluk Türkiye arasındaki bu dahiyane karşılaştırmayı yapan kişi ise Devletin Bakanı. Pardon pardon onların işsizleri işlerini kaybettikleri için işsiz. Bizde ise aahhh şu kadınlar olmasaydı işsizlik oranı diye bir şey oluyor muydu bak memleketimde.

Sabah ninnimi dinledim, uyumaya gidiyorum ben.

Yazının tamamına http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/11240874.asp?gid=229 linkinden erişebilirsiniz.
Fotoğraf: Girl by Ursula I Abresch


26 Şubat 2009 Perşembe

Şehir, Şair ve Ölüm

Evren’den gelen ikinci mim hayatıma yön veren şair üzerine. Yön veren tabiri biraz fazla iddialı belki ama bir kaç söz söylemek isterim ben de Behçet Aysan üzerine sizlere. 

Yurt kantininde fiş karşılığı kahvaltı verirlerdi bize. Çeyrek ekmeği de dikdörtgen kesilmiş eski bir gazete kağıdının içinde. Benim için bir oyundu her sabah. Bu başı sonu olmayan yazıları okumak, çok beğendiğimi de araştırmak. Behçet Aysan’la geç tanışmam da böyle oldu. 

“... 
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.” 

diyordu şair tam da ölüm haberinin altında. Ben bu şiiri okurken o gerçekten ölmüştü başka bir şehirde. 

“... 
gidiyorum
bu şehri
bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı
bu kavgayı
bu kederi 
size bırakarak.” 

Bu aşkı, bu kavgayı, bu kederi bizlere bırakıp 35 can yoldaşıyla birlikte can vermişti Madımak’ta. 

Peşini bırakmadım kovaladım. Daha neler vardı? 

“... 
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.”

Bugün bile kaldırıp bakıyorum başımı, yok hala o günden bugüne değişen bazı şehirlerde.

“kozalak yaktım ben de
sessizlikte
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı. 
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.”

O acı hala dolaşır aydınlık yüreklerde...

Behçet Aysan Şiirleri için: http://www.e-sehir.com/siirler/yazar28.html


Etiketler

#100.Yıl #29Ekim (1) #8mart (1) #accelerateaction (1) #ağacımadokunma (1) #AilemizinGurusu (1) #anılar (8) #ArtRecreation (1) #ayrıyazılır (1) #bavulculuk (2) #benimadam (2) #BigSis (1) #bing #ai (1) #Caillou (1) #canımbabam (1) #coronatürmort (1) #Covid19Günceleri (3) #Dark (2) #dikkateksikliğisendromu (4) #doğruyazınkardeeeşim (1) #doğumgünü (3) #dünyakadınlargünü (1) #GameofThrones (4) #GeorgeR.R.Martin (5) #GiveToGain (1) #göçebe (6) #göçmenkadınlar (1) #gurbetçilik (7) #hemşire (1) #hemşirelik (6) #Hıdırellez (2) #IWD2026 (1) #içindenalmanyageçenyazılar (5) #İçindenAlmanyageçenyazılar (3) #içindenciddiyetgeçenyazılar (20) #içindenfilmgeçenyazılar (2) #içindenhüzüngeçenyazılar (2) #içindenistanbulgeçenyazılar (5) #içindenizmirgeçenyazılar (8) #İçindenMatrixGeçenyazılar (14) #içindenmizahgeçenyazılar (70) #içindenmutlulukgeçenyazılar (8) #içindenromanyageçenyazılar (2) #içindenşarkısözügeçenyazılar (33) #içindenşiirgeçenyazılar (17) #ileridönüşüm (2) #kafamaneredenesersekuşağı (5) #karantinahalleri (3) #Kayu (1) #kedigünlükleri (4) #kendimenotlar (8) #kim-olduğunu-bilirsin-sen (5) #küçükbirader (2) #küçükergen (9) #küçükkankam (7) #küçükördek (20) #lakap (1) #lost (1) #Marduk (2) #mercekbulut (1) #mim (10) #mindfulness (1) #mutluluk (3) #mylittlefeltstuff (4) #özürdilerimsezenaksu (1) #RIP (11) #seçmesaçmalar (1) #sevgiligünlük (1) #sevgililergünü (2) #SeziKalkavan (1) #soneryalçınlütfenbanakızma (1) #sonhavabükücü (2) #sonsuztemizlikdöngüsü (5) #şaşkın (42) #ŞaşkınınADHDGünlüğü (7) #ŞaşkınınAÖFmaceraları (10) #ŞaşkınınBayramÇelıncı (4) #şaşkınınsevgililergünüdileği (3) #şaşkınjunior (1) #şaşkınmutfakta (6) #şaşkınya (1) #tatil (1) #telekom (1) #uykusuzluk (1) #ValideSultan (18) #vallahidebunlarhepmizah (1) #yapayzeka (2) ArtRecreation (1)