Sayfalar

#küçükergen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#küçükergen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2023 Pazartesi

Geçip Giden Zamanları...


Zaman ve beden algısı nicedir ara ara kafamı bırkalayan konulardan biri. O ne ola ki derseniz: insanın kendini küçükken büyük, büyüdüğünde küçük, küçükken kendinden büyükleri çok büyük, büyüdüğünde kendinden küçükleri kendine akran görmesi fenomeni diyebilirim kısaca. Epeydir çeşitli vesilelerle yazmak istediğim konulardan biriydi de Netflix'de yayınlanan Wham! belgeseli ve izlerken bende bıraktığı duygular oldu sonunda yazdıran. 

Andrew Ridgeley ve George Michael'dan oluşan Wham! grubu 80'ler Türkiye'sinin şartlarında ne kadar popüler olabilirse o kadar popülerdi ama yabancı pop müziği biraz Sezer Cumhur Önal'dan, biraz Blue Jean dergisinden, biraz da iki kanallı Yunan televizyonundan takip eden bizlerin gönlünde yeri büyüktü. Komşu kızı H. pek çokları gibi Georgecuydu da doğuştan muhalefet ben aynı doğum gününü paylaştığımız Andyci. Dergileri ve kasetleri H. alır, o okuyup dinledikten sonra sıra bize gelirdi.

Annelerimizin kuşağı için Beatles'ın, çocuklarımızınki için One Direction'ın dağılması gibi bir şeydi biz kendilerini tam keşfetmişken dağılıvermesi. Double kaset olarak çıkan o efsane son albümleri The Final'ı, dağılmanın asılsız bir söylentiden ibaret olmasını umarak, buruk bir heyecanla beklemiştik.

Zihnimde o günlerin yansımasında bir geç kız var, George ve Andy de yaşını başını almış yetişkin erkekler.  İşin şaşırtıcı gerçeğini ise belgesel çarpıyor bir anda yüzüme. The Final albümünün çıkış tarihi 1986. Şaşkın henüz 12 yaşında bir ergen adayı, yüzlerinde ergenlik sivilceleriyle George ve Andy ise topu topu 23 yaşındalar. Bir yıl sonra, George Michael kişisel tarihime satın aldığım ilk albüm olarak giren,  Faith'i çıkardığında yaşım benim Küçük Ergen'le bir, George'unki ise yeğenimle. Bir onların bugünkü hallerine bakıyorum, bir de zihnimdeki ergen Şaşkın ve George'a. Birşeyler oturmuyor yerine.

İlerleyen yıllarda George'un dolaptan çıkması annelerimiz için Rock Hudson, bir sonraki nesil için Ricky Martin benzeri bir şok dalgası yaratsa da bünyemizde, romantik şarkıların prensi olarak yerini korumuştu gönlümüzde. Ve 2016'da, şu anki yaşımdan sadece 4 yaş büyük olarak, veda edip gitti bizlere. Ölüm haberini alışım dün gibi aklımda. Bir twit bırakıyorum dünün Twitter'ı bugünün X'ine. George artık hep 53 yaşında, ben ise bir ay sonra 43. Halbuki 60'larının ortasındaymış gibi düşünmüşüm niyeyse. Birşeyler hala oturmuyor yerine.



Bundan yaklaşık bir on sene kadar önce, Valide Sultanla genç kızlık kankisi, nurlarda uyusun sevgili G. Teyze bir kapı önü sohbetlerinde, kıkırdayarak bir maceralarını anmışlardı "yaşlanınca torunlara anlatırız" diyerek. "Geldiniz yetmiş yaşınıza yahu, daha ne zaman yaşlanacaksınız?" demiştim en küstah, en patavatsız halimle. "Terbiyesiz, genciz biz daha" diye yapıştırıvermişti cevabı Valide Sultan. Bugün 80 yaşında onun yine aynı cevabı verme ve biz çocukları için de ne yalan söyleyeyim arada kendisini 20-30 yaş genç sanma potansiyeli var.

Bir dönüp üniversiteden yeni mezun olmuş, kendini bir şey sanan 21 yaşındaki Şaşkın'a bakıyorum. Bir de dönüp 24-25 yaşında daha çalışmaya yeni başlamış günümüz gençlerine. Diyorum en fazla bunların lacivertiymişsin işte, ama gel gör yaşanırken hiç öyle değil.

Küçük Ergen diyor ki "ha 49 ha 50, yarı yüz. Yaşlısın işte." Onun yaşlarındayken en fazla 30'ların sonlarında olan teyzelerimi nasıl da kocaman gördüğümü hatırlıyorum. Ben onların yanında neredeyse anane kalıyorum şu yaşımda.

Sevgili Komşu Günün Çorbası sormuş "yaşlandığını nasıl anlarsın" diye bak burada ve bu yorum bırakmışım altına:

"Shot bardaklarını evdeki velede rafadan yumurtalık olarak kullanmaya başladığım gündü sanırım sorunun cevabı bende. Ve evet, orta yaşlıdan hallice anne olanlar sınıfındanım. Yoksa o üzerime annelik olgunluğunun çöktüğü gündü de, uzun zamandır ortada bir shot bardağı bile olmadığı gerçeğine aymam mıydı tam olarak? :))

Bi de bunun iş versiyonu var ki sanki o daha bi acıklı. Yeni işe başlamışsın, ofisin taze çiçeği olduğun günler daha dün gibi, bi enerji dalıyorsun ortama. Mesai arkadaşlarının doğum tarihleri boomerlık level'ını belirleyene dek. Sonrası gençliğine saygı duruşu, yaşlılığın milli marşı Batsın Bu Dünya, kapanış. :))"

Anlamışım gibi bilmiş bilmiş yazmışım ama gerçekten anlayıp anlamadığım ya da hissedip hissetmediğim aslında şüpheli. Vücudumu hala 30 yaşımdaymış gibi sanarak hırpaladığım, beklentimi karşılayamadığı noktalarda aslını kabullenemeyişim şahit. 

Küçükken büyük, büyükken küçük hissettiğim
geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam...
Sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem
göz yaşıma dalıp dalıp gençliğimi hatırlarım... 


16 Temmuz 2023 Pazar

Matrix Şansını Zorluyordu, Şaşkın Boyun Eğmiyordu

Sakin, ziyadesiyle tembel bir pazar günü. Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak diyorlar. Sıcak bir yandan Köpük'ün ısrarla hadi kalk da benimle ilgilen miyavlaması bir yandan, erkenden uyanıyorum. "Maman da var, suyun da, e öyleyse niye maaav" ünlemem koridorun tam olarak enine boyuna paralel ortasındaki sürprizle sona eriyor. Bir pazar sabahına kedi def'i haceti ile gözünü açmak gibisi yok ne de olsa. Olayın faili içlerinden hangisi bilemesem de savcısı Köpük Hanım bir an önce temizlemem konusunda ısrarcı. Ortalıkta görünmemeye çalışan Yuki Oğlan olağan şüpheli olarak kayıtlara geçiyor. İkisi de yapmaz normalde böyle şeyler ama akşam stres olmuştu yavrucaklar diyorum, hem yeri hem de tuvaletlerini güzelce temizliyorum.

Küçük Ergen, ergen saatiyle erkene tekabül eden bir saatte kalkıp Büyütannesine kahvaltıya gidiyor. Sözünü tuttuğu için gururlu bir teşekkür yolluyorum kendisine. Biz geride kalanlar evde kendimize serin bir köşe arıyoruz yayılacak ama nafile. Zaten mekan seçeneklerimiz de bir gece önce yaşadığımız macera sonrası yatak odasıyla kısıtlı.

Gece sıcaktan ter içinde, per perişan otururken uyduruk bir film eşliğinde; küçücük bir esintiden medet umduğumuz açık balkon kapısından minnak bir yarasa dalıveriyor bir anda içeri. Yarasa şaşkın, kediler şaşkın, ben hepten Şaşkın. Yarasa dönüp duruyor çılgınca salonunun ortasında ama bir türlü yolunu çıkış bulamıyor. Kediler önce avcı modlarını aktive edip hayvancağızı yakalamaya çalışıyorlar, sonra ikisi de bu tekinsiz davetsiz misafirden tırsıp bir köşeye siniyorlar. Bense ne yarasayı çıkarabiliyorum dışarı ne de kedileri. O hengamede birden gözden kayboluyor yarasa. 

Seneler evvel, hem de karnım burnumda hamileyken, benzer yaşanmışlıklarım var. Valide Sultan'la salonda oturuyoruz, doğuma az kalmış. Dalıveriyor bir cengaver içeri. Hamileyken kadınların kafası bi başka çalışıyor. Ya çocukla beraber kuduz olursak diye alıyor beni bir telaş. Kendimi yatak odasına kapatıyorum. Bir süre sonra Valide Sultan çağırıyor "çıktı, gel hadi" diyerek. İnanıp gidiyorum da başında oturduğum bilgisayar masasının arkasından, saklandığı yerden çıkıveriyor bizimki aniden. Apartman görevlimiz Super Mario Ahmet Abi, bir koşu gelip kurtarıcım oluyor eksik olmasın sonra.  

Daha günün sabahı haber okumuşum "AB'den kuş gribi uyarısı: kedileri, köpekleri dışarı salmayın" diye. Tecrübe de böyle olunca, önce kedileri çıkarıyorum salondan, sonra salonun her yerini iyice kontrol ediyorum, en nihayetinde de saklandıysa bir yere diye imtina ile salonun kapısını kapatıp çıkıyorum dışarı. Bir pırpır sesi duysam geri gidip olaya müdahale edeceğim ama odaya gidince uyku ağır basıyor. Sabah ola hayrola...

"Eğer çıkmadıysa geceyi beklemen gerek" diyor, sabah durumu anlattığım hemşirem. Gotham'ı keşfe çıkmış Batman gibi kendisini göstermesini bekleyeceğiz madem, oturup odada blog yazayım diyorum. Kafamda günlerdir cümle cümle demlenen bir konu var yazmak istediğim. Bloga girince gözüm komşulara kayıyor önce. Oku, yorum yaz derken dağılıyorum yine. Araya reklam alıp, kendimi mutfakta buluyorum bir anda. Bir hafta olmuş patlıcanları alalı bozuldu bozulacaklar, kapya biberler de keza öyle. İki domatesle birlikte fırına közlenmeye atıyor, sonra da salça ve baharat ilaveli ezme bir sos haline getiriyorum kendilerini. Akşam için difrizden çıkardığım kanatları marine etmek için sos hazırlıyorum arkasından. Terbiyeli tavuk restoranının acı sosunu da katar iken içine, paketi sıyırmak için parmaklamasaydım iyiydi diye içleniyorum yana yakıla. Baktım zaten yanıyor parmacıklarım, yoğuruveriyorum şöyle güzelcene kanatları sos ile. 

Cıkcıklama hemen lütfen hijyen teyze, 
Ellerim tertemiz. 
Bilimsel ispatını ne güzel anlatmış 
Nazan Hoca burada gel izleyelim 
Boldur laktobasillus bakterilerim benim
Lezzeti burdan gelir yemeklerimin 
Ben değil bilim söylüyor şekerim :)


Bir sos, bir tavuk soslama ve bir abuk şiir sonrası bir görevi daha başarmanın mutluluğu ve gururuyla blogun başına dönüyorum.

Konu başkasına evrilmiş çoktan. Diğerini taslaklara kaydet, buradan devam derken telefon geliyor tanımadığım bir numaradan.  Numara tanıdık değil ama arayan çok bi tanıdık. "Anne ben telefonumun pin kodunu kilitledim; merak etme yoldayım, geliyorum" diyor, otobüsteki birinden ödünç istediği telefondan benim Küçük Ergen pür telaş. Çok geçmeden geliyor da. 

Canı sıkılan ergen telefonunun şifresiyle oynarmış misali; bunu da gece gece birşey dürtmüş, ben yarasa kovalar iken o da şifresini değiştirmiş. Sonra da ne yaptığını unutmuş. Telefon da her nasılsa biyometrik girişi bloke edip şifre de şifre diye tutturmuş. Sim kodunu bloke etmiş olsa puk kodu var ama telefonun kodunu mümkünatı yok bulup da açamıyoruz. Samsung hesabına ulaşıp yapmayı deniyoruz iki korumalı giriş eski Romanya hattına mesaj atıyor. Samsung tabletinden hesaba erişmeye çalışıyoruz, tablet açılmıyor. Google hesabından telefonumu bul uygulaması üzerinden deniyoruz, telefonu buluyor ama blokeyi kaldırmıyor. Yaklaşık bir saatin sonunda pes ediyor ve yine Google üzerinden fabrika ayarlarına getirmek suretiyle telefonu yeni doğmuş bir bebek gibi açmayı başarıyoruz. 

Telefon pin kodu muharebesi sürerken iki arada bi derede fırına attığım kanatlar, patates eşliğinde pişiyor bu arada. Yarasa içerideyse bile gündüz gözüyle çıkmaz diye kendimizi ikna edip, Gossip Girl eşliğinde yemeği indiriyoruz mideye. Kedileri ne olur diye salona almayıp koridora sürgün bırakıyoruz.

Yemek sonrası Küçük Ergen'in ertesi sabah tekrar kaybolmaması için antremana gideceği okula keşif turuna çıkıyoruz. Giderken ben, dönüşte o yürüyelim diye ısrar ediyoruz. Nefes nefese çıkarken yokuşu, yürüme fikrini ilk ortaya atan kendime kallavi bir selam yolluyor, iki durak sonra gelen ilk otobüse attırıyorum kendimizi. 

Hava kararmaya yakın eve giriyoruz. Yapılmayan ütüler, Batman ve blog beni bekliyor. "Be heey gidi Matrix, daha üç gün olmuş tüm tuşlara basıp Mario gibi zıp zıp zıplatmışsın beni. Ondan survive etmişim ben, bu ne ola ki yanında" diyerek kendisine artizlik yapıyorum hafif yollu. Arada bir de kafamı salon kapısından sokup bakıyorum; hafiften tırsıyor, çıktı mı çıkmadı mı namussuz bir türlü emin olamıyorum. 



14 Temmuz 2023 Cuma

Matrix'te Absürt Bir Gün

Matrix'teki Sahip'in canı çok sıkılmış da dur şunu bi trolleyeyim diyerek tüm tuşlara bastığı günlerden biri bu sanırım. Yoksa bir güne bu kadar bahtsızlık, saçmalık ve ters giden iş sığdırılamaz.

Yumurta kapıya dayanmış ajanstan tasarım gelmez, tedarikçiden teklif. Gelen tasarıma yönetimden onay gelmez. Onayı olana ise teklif. Bir haftadır Azer Bülbül gibi titreye titreye çalışan ekran kablosu işlerin en curcuna halinde "e hadi bana iyi günleeer" çeker. Yenisi için çoktan verildi sanılan sipariş de anlaşılır ki aslında yoğmuştur. 

Sabah voleybol antremanına gidecek olan Küçük Ergen otobüsten beni arar. Daha varmadım diyince işkillenirim. Şunun şurasında topu topu 5 durak gidecek, yürüse gitse 25 dakikalık mesafe. Nasıl varamamış olabilir ki? Konum paylaşımına bir bakarım ki zat-ı şahaneleri tam tersi yönde yol almakta, tamı tamına 20 durak geride. Derim otur oturduğun yerde, ring sefer bu mecbur aynı otobüsle geri döneceksin. Oturur oturmaya ama bu defa da durak isimlerini karıştırıp bir durak sonra iner. Bir panik, bir telaş, zaten geç kalmış, ağladı ağlayacak. Telefondan konumuna baka baka komut vermeye çalışarak gideceği yeri buldurmaya çalışırım ama elemanda sağ, sol, ileri, geri, düz komutları çalışmaz. 

Tam onu adrese ulaştırır telefonu kaparım ki bu defa Valide Sultan arar. "Ben hastanedeyim ama senin dün yaptığın ödeme sistemde görünmüyormuş". Randevuyu almışım, parasını ödemişim, dekontu da göndermişim kendisine ama sistemde nasılsa  şeytan almış götürmüş, buhar olmuş. Derim ne yapabilirim ki te buralardan? "Doğru" der "ne yapabilirsin ki?" Kapatır bir telaş "tamam ben hallederim" diye mırıldanarak.

Öğlen olur o hengamede. Saat 12'yi geçmiş gene farkında bile değilim. Bari bi yemek yiyeyim kendime geleyim. Çorbamın içinden kocaman, kara bi kıl çıkar. Yarısından çoğunu içmeden çıkaydı bari derim da kime derim. Eh ulan Matrix! 

Tasarım da teklifler de hala gelmez. Yine telefon çalar, yine Küçük Ergen arar. Markete çıkmışmış ama ne olmuşmuş? Tabii ki anahtarını evde unutmuşmuş. Ben buna niye şaşırmıyorum? Sunduğum alternatiflerden alternatif beğenmez, hiç biri kombinine ya da saçı başına uymaz. En sonunda "senin ofise geleyim" der, lakin iki vasıta ile gelinecek yol tarifine benim ne gücüm yeter, ne de psikolojik durumum el verir. 

Dışarısı kırk derece falan, alev alev yanar. "Otur oturduğun yerde, ben gelirim eve" derim. Toplayıp tası tarağı, işi eve taşırım. 

Eve gelen Şaşkın uslu durur mu? Salon kedi tüyünden batmış çıkmıştır. Bilgisayar açılırken robotu çalıştırırım. İki defa üst üste su haznesini salonun ortasına bırakıp kuru kuruya çalışır. Matrix'in hakkı üçtür derim. Üçüncüde ancak başarırız el birliğiyle. 

Teklifler, onaylar, tasarımlar hepsi sonunda gelir ama hepsi geç gelir. İş bilgisayarını kapayıp Matrix'teki Sahip'e bir miktar saydırmak için emektar düldüle geçerim. Bu satırları yazarken gün biter. Veda ederim bu absürt güne, Sahip'e hitaben bir mani ile... 

Ey Sahip
eğlendiysen dün yeterince
bi sal artık beni yeni günde
bastın durdun tüm tuşlara 
şaştım kaldım tüm yaşananlara
gel anlaşalım şöylece
bitirelim bu saçmalığı güzelce
girdiğimiz şu cuma günü hatrına
yalvarırım zorlama sabrımı daha da




23 Ocak 2023 Pazartesi

Güne Yazılan

Sevgili Günlük,

Yokluğumda hiç kitap okumadım. Çokça çalıştım. Çok, çok yazdım, ve hatta rüyalarımda bile. Hepsi ciddili konulardı, yerini dolduramadı; kendimden sıkıldım, seni özledim. Arada maniler düzdüğüm oldu da taze yaşanmışlıklara, kalemim aklıma yetişip beni sana getiremedi. Güzellerdi de halbuki, kesin severdin. 

Yeniden öğrenci olmuştum ya hani; kaşla göz arasında, nasıl oldu anlayamadan, ikinci yılını yarıladım. Haklısın, okul maceraları serisi hızını almış gidiyordu, yazsam ne iyi olurdu da işte, olmayınca olmuyor. Ya da nicedir her türlü konuya uyarlamaya çalıştığım beş yaş Küçük Ördek felsefesi ve ifadesi ile "arkadan gelemezsen önden geleceksin Elif, yapcak bişiy yok." Aha beş yaş dedim bak, burası çokenemli. Türkçenin elastikiyetine girmeyesin cık cık. Küçük Ördek burada denize çağırdığı, ancak annesi arkadan gidersin diyip gitmesine izin vermeyince "arkadan gelemem" diye ağlanarak serzenişte bulunan arkadaşına inceden ayar vermektedir. Önden yazamadım işte ve hatta arkadan da, yapcak bişiy yok, şimdi iliştirsem buraya bir iki kelam... Fitopatoloji, entomoloji falan okuyacaksın, bi de üstüne seveceksin deseler inanmazdım belki ama ne yalan söyleyeyim hoşuma da gitti. Keşke bi de çalışsaydım az biraz. Yine yine yeniden son güne bırakılan, dur bi çıkmış soruları çalışayım, iki şarkı, bir türkü ile ezberler yapayımla girmeyeydim finallere. Bi de notlarımı ikinci defa bakma şansı bulamadan Yuki'ye yedirmeyeydim...

Şimdi bunu örgün öğretimde hocaya istesen de anlatamazsın.
-Ödevin nerde çocuğum? -Kedi yedi örtmenim. -Evladım dalga mı geçiyorsun sen benimle?:))

"Sadece emin olduğun ve geçmene yetecek kadar soruyu yap ve çık, gerisini kurcalama" diye diye bi hal olan iç sesimi en nihayet bu son sınavda pek bi dinledim sanki. Hatta biraz fazla dinledim. Dinlemeyeydim hissi kablel vuku yöntemi ile yapıştırıp geçeceğim garanti bir kaç sorunun tahmin ettiğim cevabı sonradan doğru çıktı da, son anda dayanamayıp bırkaladığım tek soru taktir edersin ki yanlış çıktı. 

Evde asayiş genelde berkemal. Kediler hala kavga ediyor. Yuki hala şişman ve yaramaz, Köpük ise zayıf ve üzerine orta yaş durgunluğu çökmüş bir kontes. Evimizin müstakbel ergeni artık resmen ergen. Kapalıdır her daim odamın kapısı, saçlarım şekil, üst başım kombin, ben bilirim bilirim...

Geçen bir mercek bulut ki tüm şehri ayağa kaldırdı. Uzaylılar gelse inan bu kadar konuşmazdık. Keşke gelselerdi, tüm dünyayı kabus gibi saran iki senenin üzerine bi de dünya gözüyle onları göreydik diye düşünmedim değil ama gezegenleri ve hatta galaksileri aşıp da gelecek kadar akıllı canlıların burada ne işi olurdu? Altı üstü bulutmuş, gene göremedik zatı şahanelerini. Olsundu, kısmetse bi sonrakine.

Peki ya insan eliyle üretilen pek çok şeyin eril fallik formuna karşılık doğanın her seferinde buna dişil bir enerjiyle cevap vermesine ne demeli?

Valide Sultan geldi bi de, evimiz şenlendi. Nicedir yemek pişmeyen evimizden yemek kokuları yükseldi. Yalnız sabah sabah yatakta en picamalı ve kedili halimle beni feysbuk sıtorilerinde paylaşmayaydı iyiydi. O hiiiç bişi yapmamış, bi tek resme dokunmuş ne olduysa kendiliğinden olmuşmuş. Sadece bir görüntüleme ile kurtardık kurtarmaya da buradan sayın yetkililere seslenmek isterim: Rici idirim, Feysbuk anneleri kapatılsın. 

Ve bugün 23 Ocak sevgili günlük. Babam 23'ünde, 23 yıldır hep 71 yaşında. Bitmeyen bir özlem geride bıraktığı. Nurlarda, huzurla uyu güzel babam.  


Şarkının orijinalini dinlemek istersen:

Neredesin - Mustafa Sandal

18 Kasım 2021 Perşembe

Olağan Şaşkınlıklar

İki pozitife bi sınıf kapama kampanyası üzeri ara tatil derken, Küçük Ergen'in  günlerdir heyecanla beklediği voleybol antremanları bu sabah tekrar başladı.  Dört yaşından beri kendisini o sporu senin, hadi balesi, müziği, dil kursu, atölye çalışması ve dahası da benim olsun götür, sıcağında soğuğunda bekle, getir derken iyice profesyonelleşmiş "araçsız-Uber anne modumu" aktive ettim. Bi çözüp de tamir edemedik neden, geç kalma fobisi sahibi çocuğun hadi hadi dürtmeleriyle taksiyle 10 dk mesafedeki okula 45 dk önceden yola koyulduk. 

Okula vardığımızda bir buçuk saatlik bekleme sürem kemiksiz ikiye çıktı haliyle. Eve gidip gelmem için kısa, okulun civarında, amaçsızca beklemem için uzun bir süre. En iyisi yakınlardaki alışveriş merkezine gidip, ufak tefek işlerimi halletmek. Hem terası da var açık havada oturup soluklanmalı.

Hazır en favori mağazalarımdan biri de var bu avm'de. Günlerdir aklımda oradan kahve almak. Bir iki gün önce internet sitelerine baktığımda aradığım filtre kahve stoklarında yoktu ama çekirdek kahvede çok güzel bir indirim vardı. Hiç olmadı ondan alır atarım biraz kenara. Malum kahve fiyatları tüm dünyada uçmuş vaziyette, memleketteki şahane döviz kurları da cabası. AVM yollarında ya bunlar içip içebileceğimiz son kahvelerimiz olursa, az stok yapmak lazım diye içlene içlene yürürken bir baktım ki mağazanın içindeyim. AVM daha yeni açılmış, mağazada bir tane çalışan, bir de ben varız. Çamlıca Tepesinde sevdiceğine koşan Hülya Koçyiğit gibi koştum kahve reyonuna. Aman Allahım, ne kadar mesudum! Filtremin ince gülü hemen oracıkta, raflarda. Hemi de indirimli fiyatıyla! Bu kahvenin bildim bileli hep iki fiyatı var. Biri normal etiket fiyatı, diğeri indirimli. Paterni henüz çözmeye vakıf olamadım ama mağazaya bir gidişimde normal, ertesi gün indirimli fiyata denk gelebiliyorum, ya da bir mağazada indirimliyken diğerinde etiket fiyatıyla satılıyor olabiliyor. O nedenle indirimli fiyata denk geldiğim zamanlarda almayı tercih ediyorum hep. Hoş bu ara piyasadaki diğer markalarda fiyatlar öyle arttı ki normal etiket fiyatına bile razıydım bu defa. Niyetim üç paket kadar almak ama arayıp fikrini sorduğum Benim Adam kendisinden hiç tahmin etmediğim bir şekilde "altı paket al  istersen" deyiverince bir anda kendimi 500 gr'lık altı paket kahveyi sepete atmış buluverdim. Öyle ya seçmişim arka sıralardan özene bezene son kullanma tarihi en uzun tarihli olan paketleri; ya sonraya bırakırsam ve mazallah ben geri dönene kadar mağaza yağmalanır ve ben kahvesiz kalırsam, di mi ya?

Ödemeyi yapıp aldıklarımı alışveriş çantama doldurduğum an, yediğim haltla da yüzleştiğim an oldu.  Elimde üç kilo kahve artı aldığım bir kaç ıvır zıvır - favori mağazamdan tek kahve alıp çıkacak değildim elbette :)) ve üzerine montu, hırkası derken dört kiloya yakın bir poşet ve daha geçirmem gereken bir buçuk saat.  O da yetmez okula dönüp çocuğu almam, yemek yedirmem oradan da hastaneye götürüp taze taze girilmiş 12. yaş hediyesi olarak, adı batasıca, evlerden ırak Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen Virüsü aşısı yaptırmam lazım. Ve sen tüm buralara, ki yaklaşık 3 km kadarlık bir parkur,  omzunda koca poşet, yürüyerek gideceksin biliyosun di mi a Şaşkın?

En iyisi mi dolanırken içerim diyerek aldığım şu iki şişe suyu bitireyim çabuk çabuk da, yüküm hafiflesin azıcık dedim. Kahveleri demleyip içemeyecektim nihayetinde. Terasta feril ferah oturup suları tüketmeye çalışırken, madem gezemeyip oturuyorum boşa geçmesin zaman düsturuyla AÖF mobil uygulamasına giriş yaptım. Yakın bir zaman önce dertsiz başına durduk yere dertler açmıştı madem, boş oturmayaydı az ders çalışaydı bu Şaşkın. Sayfayı bir açtım ki gördüğüm ilk şey stresime stres ekledi. Aha da nedeni aşağıda! Şu an en ihtiyacım olan şey de bir sınav geri sayım sayacıydı zaten. Tişikkirler AÖF!



Bu şokun üzerine ders çalışma hevesim artacağına kaçacak delik aradı. Oturdum blog yazdım. Yarım kaldı, yayınlayamadım. Gittim çocuğu okuldan aldım, yemeğiydi, aşısıydı, amanın bi de voleybol müsabakası için sağlık raporu mu lazımmıştı, ya bu kuru fasülye niye böyle tatsız olduydu, bitmek bilmez çamaşırıydı, şu koridoru bi de mutfağı viledalayıverdim mi tamamdı derken gün bitti.

Tik tak, tik tak... Sayaç acımasızca geriye saymaya devam ederken Mendel'i, bezelyelerini ve yine ders çalışmamak için yaptıklarımı düşündüm, gözlerim kapalı. 




4 Haziran 2021 Cuma

Sabır Türküsü

Yine bir gün, küçük ergen çoktan arazi bense hala oturmuş puzzle parçalarını birleştirmeye çalışıyorum; nakaratı kafamda çalmaya başladı. İlhamın nereden geleceği hiç belli olmuyor gördüğünüz üzere pek sevgili okuyucu. Küçük kardeşten gelen iki minik, sihirli dokunuşun da yardımıyla, adeta bir Sertaç Ortaş hızıyla, bir çırpıda tamamlandı. 

Ergeni olana sabır selamet temalı yeni şarkım, pardon bu defaki türkü, yakında tüm müzik marketlerde.  Pek tabii ki bu eşsiz deneyimi ilk olarak yaşayabilmeniz için, siz kıymetli takipçilerime özel olarak  öncelikle blogda paylaşıyorum. Hadi bu kıyağımı da unutmayın. 

Fatih Kısaparmak üstadımızın Kilim türküsü eşliğinde (müziği de benden beklemeyeceksiniz herhalde), tüm ergen anaları için, hep birlikte söylüyoruz. Bir, ki üç...

Ergenine sözü olan ya sabır çeker
Sabır taşından anneler bi çare bekler

Yıllarımı verdim sana sevgimi verdim
Şu saçları paspas yaptım yoluna serdim

Yazıktır günahtır diye kilit vurdular elime
Sabrı doldurdum tespihe anlıyor musun

Yetinmedim yoga yaptım meditasyondan yeni çıktım
Nirvanaya varacaktım dinliyor musun

Sabır annenin erdemidir içsel sesidir
Her vurgusu bir duygunun ifadesidir

Sabır sakinliğe çağrı sulhe davettir
Kimi hisler isyandır kimi kötektir

Yazıktır günahtır diye kilit vurdular elime
Sabrı doldurdum tespihe anlıyor musun

Yetinmedim puzzle yaptım gayrı bu parçalardan yıldım
Hani mayndful olacaktım dinliyor musun

Ben şu yoga matında nefesler tuttum
Reiki mastırlarıyla chi'ye dokundum

Annelikte sabır demek sebat demektir
Sabır çaydır kahvedir şaraptır Zanax'tır

Yazıktır günahtır diye kilit vurdular elime
Sabrı doldurdum tespihe anlıyor musun

Yetinmedim yoga yaptım meditasyondan yeni çıktım
Nirvanaya varacaktım dinliyor musun

                                                           🎶  dın dı dın dın dııııı 🎶


Çok Çok Önemli Dip Not:

Bu türküde mübalağa sanatı çokça kullanılmış olup bahsi geçen karakterler ve olayların ailemiz dinamikleri ile ilgisi (en azından şimdilik) yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.

Şimdi söylemesem olmaz. Sezar'ın hakkı Sezar'a Küçük Ergen'in hakkı da Küçük Ergen'e.  Şu hayatta karmanın yolunu bu defa şaşırdığı bir evlatla kutsanmışım çok çok şükür. Teyzesinin genler sağ olsun. Yoksa akıllara zarar bir çocuklukluk geçirmiş bir anadan böyle akıllı, uslu, pırlanta bir evlat olacak iş değil. Kendisi şu an ergenliğin çok ama çok başında ama devamında da ergen triplerine girmeyeceğini, merak etmemize gerek olmadığını söylemekte.  Bir diğer üstat O. Henry'nin deyişiyle yaşayan görürmüş; bize de yaşamak, güvenmek ve başa geleni görmek düşer.

***

Yazı tam bitmişti yayınlamak üzereydim. Adı batasıca Feysbuk hatırlattı bu fotoğrafları. Geçen sene tam olarak bugün yapmışız bu artrecreation çalışmasını. O dönemki pandemi modası olarak yapmayanı dövüyorlardı, biz de okul aktivitesi olarak yapmıştık bir kaç tane bizim kızla. Görünce aniden gelen ilhamın gücüyle titredim ve yeni türkümün dizeleri istemsizce dudaklarımdan klavye tuşlarına dökülüverdi.   

Yetinmedim çığlık attım gayri bu pandemiden bıktım
hani aşı olacaktık sayın bakanım duyuyor musun

🎶  dın dı dın dın dııııı 🎶 

 

Edvard Munch The Scream vs Şaşkın Prodüksiyon
Arka plan uyarlama ve canlandırma: Küçük Ergen
Foto & Editing: Şaşkın






2 Haziran 2021 Çarşamba

Ergen Oyunları

ÖNCESİ

O şaka yapmıştı, ben de kibarca gülümsemiştim. Hatta şiir bile yazmıştım.

SONRASI

Hiç şakası yokmuş. Kibarca gülümseme de, şiir de bu tür durumlarda işe yaramıyormuş.

Henüz 500'lük puzzle'ın yapıştırıcısı kurumadan bir baktım ki 1.000 parçalık yeni puzzle geldi. 

Bu puzzle kelimesine de bayılmıyorum, hele sonuna Türkçe ek aldığı zaman kesme işareti ile ayırmak durumunda kalıyorum ki o daha da rahatsız edici benim gibi takıntıları olan biri için. Lakin, elimde değil, yerine bulduğumuz Türkçe karşılık "yapboz" kelimesi sinirlerimi oynatıyor. Duydukça yüzümün bir tarafına çocuğun anaokulu günlerinden miras bir seğirme tebelleş oluyor. 

Bir dönem Loom Twister lastikleri furyası ile birlikte annelerin korkulu rüyası olmuş Hama boncuk çılgınlığı vardı. Hani şu mini mini, rengarenk boncukların deliye pösteki saydırır gibi kalıplara dizildiği ve sonrasında üzerlerine ütü basıp yapıştırmak suretiyle bir takım şekillerin yapıldığı.


Bir gün bizim kızı anaokulundan almaya gittim. Yere çömmüş tüm ciddiyetiyle yine bu boncukları diziyor. Tutturdu "olmaz da olmaz, bu bitene kadar hayatta gelmem". O yaşların inadı bir başka olur malum; sloganım "hı hı, dünya düzdür" deyip, sabrı içime içime çekip, kaderime razı olduğum zamanlar.
 
Baktım son derece kararlı ama kalıp da kocaman bir kalp; bunun minnak parmaklarla kolay kolay bitecek gibi değil. El mecbur çöktüm yanına, dedim "kay kenara, yardım edeyim". Neyse ki talebim uygun bulundu. O boncukları teker teker itina ile seçip yerleştirirken, ben avuçlayıp avuçlayıp kalıbın üzerine boşaltmaya başladım. Artık kaç tanesi yerini bulursa kâr kârdır diye düşünerek. O birer birer, ben beşer onar derken tüm kalıbı tamamladık. 

"Tamam mı, gidebilir miyiz şimdi?" dedim. "Tamam" dedi, eserine şöylece bir baktı, kalıbı eline alıp ne var yok hepsini hızlıca boncuk kutusuna geri boşalttı ve "hadi gidelim" dedi.  Çocuğum bizim daha o yıllarda hikmetini henüz bilmediğimiz mayndfulnıs* seansını tamamlamış önündeki maçlara bakarken ben "bu kadar dizdik, ütü kısmı nasıl olacak, acaba eve kadar dökmeden taşıyabilir miyiz, kalıbı da ödünç verirler mi ki, iade-i boncuk da yaparız" falan gibi bi takım annesel sorulara cevap bulmaya çalışıyordum hala kafamda.

İşte bu yapboz kelimesi zihnimin derinliklerinde istemsizce beni o ana götürüyor. Sabır, selamet, uğraş, didin 1000 parçalık yapbozu yapmışız ve biter bitmez bozup kutuya geri koyuyormuşuz gibi bir his. Madem bozacak idik neden yaptık Sayın TDK?

"Çocukken anaokuluna gideydim, şu boncuklardan neyin yapaydım daha sabırlı, biraz da mayndful bir insan olur muydum acaba?" diye sordum durdum sonraları kendime. Kendim için cevabı bulamadım lakin "çocuğu iki sene Alaman anaokuluna gönderdin, üzerine de beş buçuk sene kayndnısla yatıp mayndfulnısla kalkan Romen okulu, bu çocuk öğrendi biraz bu işleri de bu puzzle belasına merak saldı galiba" diye düşünür buldum kendimi 1000'lik puzzle'ın başında. 

Hafta sonu geldi, kutu açıldı. Ben parçaları renk ve şekillerine göre ayırmaya çalışırken o köşeleri yapmayı bitirdi. Sonra yine o sıralı, ben dağınık şekilde çalışmaya başladık. Çok geçmeden benimki söylenmeye başladı. Sahi niye 1000'lik almıştık ki (bilmem, sen seçip babana aldırdığın için olabilir mi?), 750'lik yok muydu ki (yoktu), yan yattı, çamura battı derken derken bir yaptık, iki yaptık, bizim kızın hep bir bahanesiyle devamı bir türlü gelmez oldu. 

Çocuk yukarıda odasında arkadaşıyla online sohbette, ben başım önümde köpek parçaları birleştirmeye çalışırken bende böyle ani bi aydınlanma gerçekleşti. Ben aman da çocuğum mayndful oldu diye gönenip, iki oturayım yanında bana da bulaşır belki ucundan diye umutlanırken sanıyorum aslında trollenmişim. Eldeki veriler ışığında, şüphem o ki, bu küçük ergen boş vakitlerinde bunu dışarı çıkartıp yürütmemem için beni puzzle marifetiyle manipüle etmiş. İki yürüyelim, temiz hava alalım saatlerinde beni oturtup puzzle yaptırıyor, sonrasında ya dersi var, ya uykusu ya da aaah şimdi canı istemiyor. Vay çakaaal diyeceğim de kimin kızı? İlle çekecek soyuna sopuna.

Ben ki bu çocuğu güzel İzmirimizin güzel bir deyişiyle lapdöt (anladınız siz onu) olmasın diye pusetten indiği yaştan itibaren dağ bayır demeden yürütmüşüm, karbon ayak izi konusunda duyarlı bir insan evladı olsun diye yürüyemeyeceğimiz yere de hep toplu taşıma araçları ile götürmüşüm. Bi pandemi, bi ergenlik pofff hoşgeldin Bayan Evkuşu, anasına operasyon çekiyor.

Ama benim adım Şaşkın! Biz bu oyunu bozarız küçük ergen! O puzzle bitecek, o adımlar atılacak be heeey heydi hey.  (Dedi ve "herşeyini ben yapıcam, sonra da mutfağı temizleyeceğim, valla bak söz, senden hiçbir şey istemeyeceğim" denilerek kandırıldığı iki katlı pastayı kurtarmak üzere, hıçkırarak mutfağın yolunu tuttu.) 



* Mindfulness: Bak işte buna da Türkçe bir karşılık bulamadılar hala. Gerçi bulmasalar daha mı iyi olur onu da bilemedim. 

Hikayenin Öncesi:  Puzzle



5 Mayıs 2021 Çarşamba

Kurabiye

"Hemşire sen bize neden bunlardan yapmıyon yahu?" diye bir mesaj, bir adet Instagram post'u ile birlikte.  

Sevgili hemşirem, pek muhterem bir numaralı blog komşumun canı kurabiye çekmiş akşam akşam. 

"Şeklinden ötürü mü acaba? Ne bilem." 

Cümleyi biraz sansürledim, sonra başım belaya giriyor. Tarifteki kurabiyeleri yapan ve yayınlayan beni affetsin. Ellerine sağlık, elbet çok lezzetlidir de o nasıl bir şekil vermedir? 

Tamam benim de deneysel bi takım pasta,  börek, yemek işleri yaparken şekilsel anlamda sabıka kaydım kabarıktır, hatta gönder beni Nailed It'e, kupa garanti. Lakin evde kalıp olmasa bardağı vurup şekil verebileceğin bir kurabiyeye, hele de içinde yüklü miktarda tarçın ve kuru üzüm olan bir kurabiyeye, yılan şekli vermeye çalışmak da ne bileyim. Gereksiz bir risk. 

Devamı "sen şeklini farklı yap işte" ara gazı, itina ile konuyu soğutma ve kapanış.

Ertesi gün neredeyse tamı tamına aynı saatte (18:51 - 18:53) yeni bir mesaj.  Bu seferki ürün baya baya iddialı. Adı cruffinmiş. Çörekle kruvasan arasında bir şey olurmuş kendisi. Hemşiremin bana olan inancı göğüs kabartıcı. Halbuki kendi de gayet iyi bilir. Seneler evvel, Almanya'da marketlerde satılan hazır hamurla kruvasan denemem olmuştu. Yapacağım tek şey hazır hamuru kutusundan çıkarıp, tarif edildiği şekilde düzgünce açmak, tırtıklı yerlerinden kesip kruvasan şeklinde katlamak, fırına vermek. Sonuç: hamuru tarif edildiği şekilde açma teşebbüsünde bulunmadan bodoslama kesmeye çalışmak suretiyle epik bir felaket. 

Hey heydi hey... Herkese 20'li yaş çelınc, Şaşkın'a yine börek çörek. 

Ben konuyu geçiştirdim sandımsa da hemşire olayı direkt bilinçaltıma havale etmiş. Sabaha kadar, yılan olmaya çalışırken ne oldum ben kurabiyesiyle uğraştım durdum. 

Sabah gözümü açmamla bizim kız Zafer'i soran Fatma gibi tepemde bitti. 

"Ne oldu bizim şifre işi? Geldi mi cevap?"

"Sana da günaydın evladım! Evet gelmiş de daha bir sürü şey soruyorlar hesabı kurtarmak için. Bi ayılayım  hele, halledeceğim onu da."

Kahvemi yaptım. Balkondaki masaya tükkanı açtım. Geçen yaz başında, bizim küçük ergen oyalansın diye, kedimiz Köpük'ün fotoğraflarını  paylaşması için açtığımız Instagram hesabının şifresi yine bizzat küçük ergen tarafından bloke edilmiş. Gel gör bağlı olduğu telefon numarası benim eski Romanya numaram. E-posta da tanımlamamışız hesaba. Epeydir aklına bile gelmeyen hesap; kağıt üstünde Yuki, pratikte Bıdık şeklinde çağrılan iki numaralı bitirim delikanlının eve gelmesiyle tekrar bindi ya kıymete, şifre de şifre.

Feysbuk sevgili blogumu spam belleyip beni tüm grup mecrasından bloklamaya kalktığından beri kendisi ile ilişki durumumuz karışık. Fakat kurtarmamız gereken bir hesap, mutlu etmemiz gereken bir çocuk var. Baltaları gömdüm, başladım kendisi ile gayet kibar, hanım hanımcık bir yazışmalar silsilesine. Form doldur, de bakalım diyeceğini diyor; en ponçik cümlelerimle dolduruyorum. Şunu yaz kağıda, tut elinde, çek fotonu yolla bana. Emrin olur Feysbukçuk diyorum, istediğin foto olsun. Güzel, çirkin demiyor, şaak çekiyorum yolluyorum. Lakin talepleri bitmiyor da bitmiyor. Uzun uğraşlar sonunda sınavı geçiyorum ve hesabı kurtarıyorum.

Hesabı tekrar kur, e-posta tanımla, telefon numarasını güncelle derken hemşireden yeni bir mesaj geliyor. Bu sefer konu başka ama o da ne? Kurabiyeler bilinçaltımdan süzülerek tekrar bilinç düzeyine çıkıyor. Büyücü müsün be kadın?

Ani bir dürtü ile kalkıyorum yerimden. O kurabiye hemen, şimdi, şu anda, ivedilikle yapılacak! Malzeme listesine bakıyorum. E bu bildiğin bizim "biskoço". Romanya yoldaşlarımdan İzmirli dostumun sevgili annesinin Sefarad mutfağından, bizim kızların birlikte yapmalara doyamadıkları, tarifinden limon kabuğunu çıkar, karanfil ekle; çiçek yağını zeytinyağı ile değiştir, biraz da kuru üzüm ekledi miydin oldu bitti. 

Malzemelerin tamamı da var mı var evde. Gözlemeci teyze şalvarımı göbeğimin üzerine çekiyor ve işe koyuluyorum ki Houston we have a problem... Tamam tanıdık, bildik bir tarif de bu karanfil denen şey nasıl yenilebilir kıvamda çekilecek? Sinemada patlamış mısır yerken sağlam dişi kırmış insanım nihayetinde, bir başkasını kurabiyeye kaptırmaya hiç niyetim yok.

Benim adam sağ olsun eve sarımsak girmesi yasak olunca havanımız da yok. Kahve değirmenim var ama kıymetlime karanfil kokusu sinmesini göze alamam. Neyse ki çözüm bizim işimiz. Tarifteki miktarda karanfili önce kahve filtresinin içine, onu da bir buzdolabı poşetine koyuyorum. Vuruyorum kafasına kafasına önce bir kavanoz, sonra da küçük bir merdane marifetiyle. Komşu teyze birazdan kapıda belirmezse iyi. Hala büyük parçalar var ama karanfil miktarını arttırıp parçaları çay süzgeçinden eleyince yetecek miktarda karanfil tozum hazır. Yürü be şaşkın kim tutar seni?

Burada kendime bir hatırlatma: Bir daha asla ve asla "aldığı kadar un" isteyen tariflere yanında küçük ergen olmadan girişme! Sonra bir elin hamur teknesinde; rahmetli babanın tek elle yapılacak tek iş üzerine özlü sözü kulaklarında, diğer elinle un paketi açmaya çalışır durursun. 

Kendime ikinci hatırlatma: Yani zaten ne diye küçük ergensiz kurabiye yapmaya kalkarsın ki sen? Bir daha aklından bile geçirme! 

Hamuru yoğurmuş, ellerime yapışan hamurları temizlerken küçük ergen mutfağa daldı ve yüzünde büyük bir hayal kırıklığıyla çığlığı bastı. 

"Nee kurabiye miii? Bensiz nasıl yaparsın, kötüüüü!"

"Evladım bi dur, açıklayabilirim. Memlekette ani bi kurabiye kurabiye kıtlığı hasıl olmuş, hemen başlamam gerekti. İhtiyaç büyük, sonra seninle de yaparız." dediysem de sanırım pek ikna olmadı.

Suratı salladı, dişi ergen hıhhhlaması eşliğinde odasına çıkıp, kapısını kapadı.

Sıra gelmişti şekil vermeye. Tarifteki kurabiyelerin tipine o kadar atıp tuttuktan sonra işimi şansa bırakamazdım. Bu kurabiyeler tadıyla olduğu kadar, şekilleriyle de cazip olmalıydı. Arkadaşımın annesinin yaptığı gibi ortası delikli, yuvarlak formda karar kıldım ve kurabiye kalıplarının olduğu kutuyu çıkardım. Tam bu iş için yapılmış bir kalıbım vardı ama karma olmasa da algoritmasından sual olmaz Murphy yine iş başındaydı. Onlarca kurabiye kalıbı arasında sadece ve sadece ihtiyacım olan kalıp kırılmıştı. Yılan olmaya çalışırken ne oldum ben kurabiyeleri zihnimin derinliklerinde hunharca kahkahalar atarken, silkinip kendime geldim. Dedim ya çözüm bizim işimizdi. Bir çay bardağı, bir de krema sıkma ucu yardımıyla işlemi tamamladım, inci gibi dizdiğim kurabiyelerimi fırına verdim.

Fırına verdim vermeye de ne tarifte ne de benim aklımda pişirme süresi yok. Tarif der ki üzerleri pişinceye kadar. İyi de bu yaklaşık ne kadarlık bir süre? Benim dikkat eşiğim zaten gözümün bir sonra gördüğü şeye kadar. İki dakika fırının başından ayrılıp tuvalete gitsem, lavabo ciflemeye kalkar oradan çamaşır toplamaya, derken başkasına geçer, gül gibi kurabiyeleri cayır cayır yakarım. Daha önce yapmadım mı? Yaptım. 

Mutfak saatini on dakikaya kurup, Mehmet Şef'ten azarı yiyen Masterchef adayı edasıyla fırının önüne çöküp kurabiyelerin pişmesini beklemeye başladım. On artı bir kaç dakika sonrasında bir tepsinin üstü, diğerinin altı biraz daha fazla pişmiş kurabiyelerimi fırından aldım.

Pişmiş kurabiyelerin kokusunu alan küçük ergen bir kez daha mutfağa damladı. "Bir tane alabilir miyim?" dedi. Onayı da kurabiyeyi de aldı. Tadına baktı ve "güzel olmuş ama ben daha güzel yapardım" dedi ve gitti.

Kurabiyeler sayıldı, kardeş payı yapıldı, bölünmezi küçük ergene bonus ayrıldı, komşu payı paketlendi, saati geldiğinde teslim noktasına indirilip teslim edildi.

Komşu komşu huuu. Kurabiyelerin geldi miii? Geldiiii... Olmuş muuu? Olmuuş...

Çelınc çelınc hep bana mı çelınc? Yarın 18:51'de görevini açıklayacağım, bekle beni bebeğim. 


28 Mayıs 2020 Perşembe

Sonsuz Temizlik Döngüsü - Bölüm II



Çocuğun yaratıcılığı, becerileri gelişsin diye bazı eylemlerini serbest bırakmanın keyifli sonuçları olsa da yan etkileri de az buz değil. Önceden prospektüsünü okusaydım iyiydi. Ya da çılgın teyzelik günlerimden kalma tecrübelerimi geri çağırsaydım. Sonuçta ketılda ısıtılmış portakal suyu içmek, baharatlı patates kızartmasını sıcak kakaoya banıp yemek her kula nasip olmaz. 

Bazı yan etkiler kırılma, dökülme, kendine zarar verme gibi ivedilikle kendini gösterse de bazıları sinsice pusuda bekleyip, hiç beklemediğin bir anda sonsuz temizlik döngüsünün fitilini ateşleyebilir.
 
- Günaydın yeni gün, yeni başlayan hafta, günaydın Corona, sana da günaydın sonsuz temizlik döngüsü! Bugünü tembellik günü ilan ettim, haberiniz ola.  Bu defa hiçbir şey döndüremez yolumdan, asla!

Diva gibi çıktığım yatak odasından Sinderella'ya dönüşüm bir kapı ötede oldu. Salonda açık duran ütü masası, masanın üzerinde eski ütü. Ütümüze ne oldu diye düşünürken çalan telefon, bu gizemli durumu aydınlatan benim adam. 

Çarklar dönmeye başladı duyuyor musun? Hadi bakalım Şaşkın sana geçmiş olsun!

Burada filmi bir, bir buçuk hafta öncesine sarıyoruz. Zira olaylar zincirinin başlangıç noktası aslında orada gizlenmekte. Yaşattığı keyif ve mutluluktan sual olmaz; on yaş masumiyeti ile DIY Youtube videosu esinli hazırlanan, ev yapımı, o naif Anneler Günü hediyesinde. 

Karantina günlerinde Anneler Günü hediyesi almak için dışarı çıkamayan müstakbel ergenim yaratıcılığını kullanmaya karar veriyor. Bunun için de görüp de görmezden geldiğim bir eylemi hayata geçirerek; kağıda çıktısını aldığı resimleri eski bir t-shirtüme ütü ile baskı yapmaya çalışıyor.  Sabah uyanır uyanmaz başlayan hediye avı notlarıyla, krapon kağıdından çiçek buketiyle o kadar ince düşünülmüş bir hediye ki baskıların hemen çıkıvermesi hiç mühim değil. 



Evde oturup durduğumuz şu günlerde en az el değen ev aleti sıralamasının açık ara birincisi ütü olunca bu küçük, masum eylemin yan etkileri de meğer öylece bir köşede keşfedilmeyi beklemiş durmuş. 

Kızımın yaratıcılığı sağ olsun, ütü tabanına yapışan naylondan önemli mi, hemencik halleder tembel günüme dönerim dedim; her daim neşeli Disney Prensesi edasıyla, sorunu çözecek bir yaşam tüyosu aramak için, yüce Rabbim benim için göndermiş Google'a koştum.

Yaşam tüyosu 1: Beyaz sirkeyi ısıtıp, ütünün tabanını sil. Hemen müptelasıyım beyaz sirkemi çıkarıp ısıttım ve işe koyuldum. Mutfağı dolduran sirke kokusu hariç bir sonuç elde edemedim. "Sirkenin gireceği tek bir yer var o da salata" diyen arkadaşımın sesi kulağımda, sıradaki yaşam tüyosuna geçtim.

Yaşam tüyosu 2:  Hafif ısıtılmış ütünün tabanını mum ile temizle. Benim adam ve müstakbel ergenin bir kaç yıl önce doğum günümde üflemem için pasta mumu bulamayıp aldıkları kırmızı şamdan mumlarından biri işimi görürdü herhalde. Kırmızı kabuk kısımlarını başıma bela olmasın diye bir bıçak yardımıyla sıyırıp, tekrar işe koyuldum. Aman Allahım, işte aradığım yaşam tüyosu buydu, yüce Google çok yaşasındı! Mumu hafif ısınmış ütünün tabanına sürdükçe eriyor, eridikçe naylonlar çözünüyordu. Bir kaç dakika sonra işlem tamamdı, ütünün altı pırıl pırıl.

İdeal bir dünyada işimin burada bitmesi gerekirdi ama gel gör heyhat, sonsuz temizlik döngüsünde işler böyle yürümüyordu. Döngünün çarkları bir kere dönmeye başlamıştı ve artık durdurulması imkansızdı.

Ütü tabanındaki naylonlar karşısındaki zaferimin kutlamaları mutfak tezgahına akıp donan mum parçalarını görmemle son buldu. Lakin paniğe gerek yoktu, bu seferki çalıştığım yerdendi. 

Yaşam tüyosu 3: Donmuş mum lekeleri üzerine buz uygula. Bir kaç kalıp buz çıkarıp donmuş mum parçalarını tezgahtan temizledim ama bu sefer de parçacıklar tezgahtan kayarak yere saçıldı. Mutfağı bir güzel süpürüp sildikten sonra kendimi banyoda buldum. Hazır tabanını misler gibi temizlemiştim, içindeki kireçler kalsın mıydı yani?

Lavaboyu ütüden çıkan kireçlerden temizle, elin değmişken klozeti, o bitti yerleri derken kendimi yine bütün evi silmiş süpürmüş ve günlük kutsal döngüyü tamamlamış buldum. 

Bugün oturmuş tembel tembel bu satırları yazarken bu defa döngüyü kıracağımdan emin gibiydim. Ahhh bi de elektrik süpürgesinin toz haznesini mutfağın tam ortasında düşürmeyeydim!



Serinin diğer yazıları:




Etiketler

#100.Yıl #29Ekim (1) #8mart (1) #accelerateaction (1) #ağacımadokunma (1) #AilemizinGurusu (1) #anılar (8) #ArtRecreation (1) #ayrıyazılır (1) #bavulculuk (2) #benimadam (2) #BigSis (1) #bing #ai (1) #Caillou (1) #canımbabam (1) #coronatürmort (1) #Covid19Günceleri (3) #Dark (2) #dikkateksikliğisendromu (4) #doğruyazınkardeeeşim (1) #doğumgünü (3) #dünyakadınlargünü (1) #GameofThrones (4) #GeorgeR.R.Martin (5) #GiveToGain (1) #göçebe (6) #göçmenkadınlar (1) #gurbetçilik (7) #hemşire (1) #hemşirelik (6) #Hıdırellez (2) #IWD2026 (1) #içindenalmanyageçenyazılar (5) #İçindenAlmanyageçenyazılar (3) #içindenciddiyetgeçenyazılar (20) #içindenfilmgeçenyazılar (2) #içindenhüzüngeçenyazılar (2) #içindenistanbulgeçenyazılar (5) #içindenizmirgeçenyazılar (8) #İçindenMatrixGeçenyazılar (14) #içindenmizahgeçenyazılar (70) #içindenmutlulukgeçenyazılar (8) #içindenromanyageçenyazılar (2) #içindenşarkısözügeçenyazılar (33) #içindenşiirgeçenyazılar (17) #ileridönüşüm (2) #kafamaneredenesersekuşağı (5) #karantinahalleri (3) #Kayu (1) #kedigünlükleri (4) #kendimenotlar (8) #kim-olduğunu-bilirsin-sen (5) #küçükbirader (2) #küçükergen (9) #küçükkankam (7) #küçükördek (20) #lakap (1) #lost (1) #Marduk (2) #mercekbulut (1) #mim (10) #mindfulness (1) #mutluluk (3) #mylittlefeltstuff (4) #özürdilerimsezenaksu (1) #RIP (11) #seçmesaçmalar (1) #sevgiligünlük (1) #sevgililergünü (2) #SeziKalkavan (1) #soneryalçınlütfenbanakızma (1) #sonhavabükücü (2) #sonsuztemizlikdöngüsü (5) #şaşkın (42) #ŞaşkınınADHDGünlüğü (7) #ŞaşkınınAÖFmaceraları (10) #ŞaşkınınBayramÇelıncı (4) #şaşkınınsevgililergünüdileği (3) #şaşkınjunior (1) #şaşkınmutfakta (6) #şaşkınya (1) #tatil (1) #telekom (1) #uykusuzluk (1) #ValideSultan (18) #vallahidebunlarhepmizah (1) #yapayzeka (2) ArtRecreation (1)