Kayıtlar

Mart, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Süt

Resim
Bu haftaki yoğun kişisel gündemimden geçtiğimiz günlerde yapılan bu hazinli açıklama, yapanın beklediği yankıyı buldu mu takip edemedim ama konuyla ilgili hissiyatımı yazmadan da duramadım. Özel okullar bir şeysi bir zatı muhterem devletin ilk öğretim öğrencilerine ücretsiz dağıtacağı sütün peşine düşmüş. Devlet baba özel okullarda okuyan öğrencilere haksızlık yapıyormuş. Onlara kitap, tablet vermediği yetmiyormuş, sütten bile mahrum bırakıyormuş. Dediğine göre özel okullarda okuyan öğrenciler sanıldığı gibi zengin de değilmiş. Bu çocukların topu topu yüzde 15’i üst gelir grubuna mensupmuş. Yüzde 50’sinin anne-babası çalışan orta gelir grubundanmış (bu da ne demekse artık. Üst gelir grubu çalışmayıp yan gelip yatıyor herhalde) Diğerleri burslu, indirimli vs okuyan yoksul ailelerin ya da memur ailelerinin çocuklarıymış. Dolayısıyla bu uygulamalar nedeniyle özel okul öğrencileri “açıkça ötekileştiriliyor ve küçük yaşta ayrımcılığı hissediyorlarmış.” Bu iddialı söylem de yetmemiş olacak …

Değişen bir şey yok hiç... Ölüm hariç...

Resim
İnsanlığımızı zaman aşımına ipotek ettik dün biz. Göz göre göre, yürek çığlık çığlığa vicdanımızın son kırıntılarını da halının altına eşeledik.

Yakmakla kalmadık şairi, yine haklı çıkardık. "Değişen bir şey yok" hala bu topraklarda, "aynı gökyüzü, aynı keder".


Şehir, Şair ve Ölüm

(ilk yayın tarihi: 26.02.2009)

Evren’den gelen ikinci mim hayatıma yön veren şair üzerine. Yön veren tabiri biraz fazla iddialı belki ama bir kaç söz söylemek isterim ben de Behçet Aysan üzerine sizlere.

Yurt kantininde fiş karşılığı kahvaltı verirlerdi bize. Çeyrek ekmeği de dikdörtgen kesilmiş eski bir gazete kağıdının içinde. Benim için bir oyundu her sabah. Bu başı sonu olmayan yazıları okumak, çok beğendiğimi de araştırmak. Behçet Aysan’la geç tanışmam da böyle oldu.

“...
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.”


diyordu şair tam…

Mantı ile kartonpiyer... Allahım sen meraklı kullarına akıl fikir ver...

Resim
Geçenlerde durduk yerde aklıma takılan “acaba yapabilir miyim” sorusunun cevabını fazlaca bekletmeyip birden bire kendimi mantı açarken buldum. Tarif işin kolay kısmı, bir Bereketli Olsun ötedeydi. Malzeme desen o da tamamdı. Asıl mesele teknik imkanların elverişliliği daha doğrusu elverişsizliğiydi. Evde oklava olmadığı kesindi de bir yerlerde her nasılsa bir merdane olacaktı. Tabii bir de hamuru açacak alana ihtiyaç vardı ki bizim mutfağın bu iş için uygun olmadığı kesindi. Canım yemek masası üzerine bir muşamba örtü atıversene a Şaşkın diyecekseniz ve hatta dediniz biliyorum daaa... Sevgili annelerimizin can siperane çabalarıyla doldurulmuş iki koca çekmece masa örtüsü arasında bir tane bile muşamba örtü bulunmamaktaydı. Tabii bir kere kafaya koymuştum ve cevabı bulmaya bu kadar yaklaşmışken bir örtü beni yolumdan caydıramazdı. Yemek masası üzerine bir kaydırmaz ve iki kumaş örtü atarak işe koyuldum. Evet merdane ile kumaş örtü üzerinde açılan hamur annemin açtığı gibi düzgün ve bü…

Şifreler, kazlar ve bir türlü değişemeyişim

Mektup kutusundan bir de gazete kupürü çıktı ama onun hikayesi başka demiştik bir önceki yazıda. O günkü çocuk aklımla okumuş, beğenmiş, kesmiş, saklamışım ve nasılsa bugüne kadar gelmiş benimle. Aslında o yıllarda çokça biriktirirdim gazetede okuyup da beğendiğim yazıları. Derken büyüdüm, o ev senin bu ev benim taşına dururken beraberimde taşınıp duran yüklerim git gide azaldı. Gazete kupürleri de diğer pek çok eşya gibi önce miktar olarak azaldı, sonra kökten çöpü boyladı. Yazıda anlatılan hikayeyi (ki o zamandan beri de ezberimdedir aslında) pek sevdiğimden olsa gerek diğerleri gibi hazin bir son bulmamış bu kupürün macerası.
Yazının tam tarihini bilmiyorum. Bununla birlikte, arşivcilik bilincim olmadığı için tarihsiz olarak kesip sakladığım bu kupür üzerinde yaptığım derin detektifçilik çalışmaları neticesinde 1988 yılının Ocak ya da Şubat aylarındaki bir tarihe ait olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım. Üşenmedim en acar gazeteci pozlarında o kütüphane senin, bu kütüphane benim gaze…

Bir kolye ucunun peşinde

Resim
Evleri arada harmanlamak, azıcık mıncıklamak gerek. Hani şu en sevdiğin çorabın kayıp olan eşini, nicedir dolapta giyilmeyi bekleyen kazağını, çocuğunun günlerdir aradığı oyuncağını ve daha da ötesi dolap, çekmece köşelerinde unutulmuş kalmış bir dolu hatırayı karşına çıkarıverir. Bazen de karşına çıkan tek bir nesnenin peşinden sen koşturur, dahasının peşine düşersin.
Kelebek şeklinde bir kolye ucuydu benim peşine düştüğüm. Başucu çekmecemdeki kutulardan birinden çıkmıştı. Çok sevdiğim, daha sonra hayat bizi farklı yönlere sürüklese de hiç unutmadığım bir çocukluk arkadaşımın hediyesiydi. Fotoğrafını çekip hemen onunla paylaşmalıyım diye düşündüm, ancak önce eksik olan parçayı tamamlamam gerekiyordu: Kelebeği bana getiren bir de mektup vardı.
Arşivci ya da koleksiyoncu biri değilimdir ama tüm o atma huyuma rağmen saklamayı başardığım tek kolektif anı birikimim mektuplarımdır. Çocukluğumdan internet çağına kadar aldığım hemen hemen tüm mektuplar hayatımın bir döneminin farklı dilimlerin…