13 Temmuz 2012 Cuma

Kapattım gitti

2009 yılının başıydı bu seyir defterine notlar düşmeye başladığımda. Yeni evlenmiştim, şehir değiştirmiştim, bilmediğim, tanımadığım bir şehirde işsizdim. Zihnimin hızına yetişemeyen yavaşlıkta geçen günlerde kafamdaki sesleri bastırmam, hayatımın akışı yavaşladıkça tersine ivme kazanan dikkat eksikliği sendromuma ayar vermem gerekiyordu.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Cilalı Çeşme Devri


Arkadaşlarıma Çeşme'de olduğumu söylemeyin, onlar beni tatilde sanıyor...

Tüm aile toplaşmış kutsal toprakların arka bahçesine çağırıyordu, davete icabet etmemek olmazdı. Dört günlüğüne diye gittik bir hafta oldu, nihayetinde iki hafta karardır dedik ve döndük. Eylülde başlayacak yeni hayatın kapısından geçmeden önce gidilecek yerler de çok, yapılacak işler de malum. Velhasıl gidişimiz kolay, kalışımız olay, dönüşümüz şinanay oldu. Bakmayın şehirden "burası çok sıcak" tvitleri atanlara "uu beybi buralar püfür püfür" diye artiz mesajlar attığıma. Püfür kısmı doğru olsa da dışı onları içi beni yaktı da döndüm geldim yerime yurduma.

15 Haziran 2012 Cuma

Mazeret kağıdı


Bavulları tekrar toplama zamanları bu ara. Yeni bir şehir, yeni bir ülke, yeni heyecanlar var sırada bekleyen. O güne kadar da yapılacak işler, gidilecek yerler, görülecek kişiler var çokça; vakit de bir o kadar azken. Diyeceğim  o ki buralarda olamazsam şu sıralar tükkanı usulca kapatıp sıvıştığımdan değil vakitsizliktendir. Bilgi ve ilgilere arz ederim.

29 Mayıs 2012 Salı

Cevap Arayan Sorular



M. Serdar Kuzuloğlu dün Twitter'da #CevapArayanSorular hashtagi atıverince ortaya benim gibi meraklı bir turşuyu aldı da bir telaş. Kucağımda uyuyan ördekle otobüste kıpırdayamadan otur otur sıkılmışım, dar alanda güç bela açabildiğim Macbook'um kurtarıcım olmuş yoksa geçmez onca saat, konu da tam benlik ama...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Çocuk ev sanatları




Vermişiz eline onca çeşit kağıdı, boya kitabını; sen yine gidiyorsun boyuyorsun duvarı, koltuğun arkasını... İyi de biliyor musun sen o duvar boyasının, koltuk döşemesinin fiyatını? 

Bu çocuklar kesin bir adet duvar boyama geniyle geliyorlar dünyaya. Eline bir adet kalem geçirdi mi içine Picasso kaçmış gibi duvar, koltuk Allah ne verdiyse girişmeyen bebe görmedim bu yaşıma geldim. İlk insanlar henüz kağıdı bulmadıkları için dağa, taşa, mağaranın duvarına çiziktiriyorlarmış ya bunlar da atalarının izinden aynen devam. Tek fark artık sanatlarını moderen evlerimizin içine ediyor, pardon icra ediyor oluşları. Anlamadığım bir gen hiç mi evrim geçirmez, hiç mi azıcık da olsa mutasyona uğramaz arkadaş. Ben bir insan yavrusuyum; bir duvar, bir kalem gördüm mü affetmem boyarım. 

Bizim kız doğuştan prensip sahibi bir tip olduğundan gelişim süreci de tipik bir çocuğun standartlarında seyrediyor ekseri. Hani şu "ay ay çocuğunuzun gelişimi" türevindeki yazılara bak, gör bir sonraki adımda başına neler gelecek. Bu ay bebeğiniz kendi başına oturabilir diyor bizimki hoop oturuyor. Emekleme, yürüme, ottan boktan korkma zamanı filan hep kitabına uygun, yerli yerinde. İki yaş sendromuna iki buçuk yaş sendromu da denirmiş ona bile tam 2,5 yaşını doldurur doldurmaz girdi çocuk o derece yani. Bir tek çenesi uymadı bu süreçte o kadar. Milletin çocuğu anne, baba, ıgı dıgı derken bizimkinde Mahvel Çay Bahçesinde sahne alacak bir şarkı repertuvarı ile sabahtan akşama, hatta uykusunda konuşacak enerji vardı. Ha bunun bir anne övünmesi olmadığını, fani meziyetlerini aşan bir sabır gerektirdiğini yine çenebaz çocuğa sahip anne babalar anlar onu da söylemeden geçmeyeyim. 

Gelişim aşamalarını bu kadar titizlikle takip eden bir çocuk genlerinin bu çağrısına da kulak vermeyecek değil tabii. Dün sabah, bu dönemin bir diğer rutini tuvalet dikizleme seansı sırasında, birden bire artık vahiy mi geldi ne oldu bilmem ani bir depar atarak salona gitti ve bir adet pastel boya ile geri döndü. Sonrasında tuvalet kapısının resim yapmak için uygun bir yer olduğuna kanaat getirmiş olmalı ki buraya attığı ilk çiziktirmelerinden aldığı hazla bunu diğer renkler takip etti. Hayır yaptığı şeyin akla zarar bir şey olduğunun da farkında ki karalarken bir yandan da muzip muzip gülmekte küçük hanım. Vermişiz eline onca çeşit kağıdı, boya kitabını; sen yine gidiyorsun boyuyorsun duvarı, koltuğun arkasını... İyi de biliyor musun sen o duvar boyasının, koltuk döşemesinin fiyatını? Desem... Para dediğin en fazla domuzlu kumbarasına atıldığında ses çıkaran ve becinde (cebinde) taşımaya yarayan bir şeyden ibaret ya bana mısın demeyecek.

Ailedeki bir numaralı bebeden gelen tecrübeyle de sabit ki bunun devamında duvarlar ve koltuk arkaları var, perdeleri kurtarabilirsen şanslısın. Çocuğu serbest bırakayım sanatını icra etsin, evin içinde bok içi badem gözlü (validehanımın en sevdiği kelimelerden biridir onu da bu vesileyle sevgiyle selamlayalım) oturalım, belki günün birinde ünlü olur da evi müze falan yaparlar desen bu da fazla romantik bir düşünce olacak. Zira 200.000 yılda zerre değişmemiş bir gene bu kadar da yüklenmemek gerek.

Evlenirken koltukları açık renk filan ama nano kumaşla kaplatmışız. Sözde leke tutmayacak. Meğerse çocuk kusmuğu nano kumaşın aboo kumaş haline geldiği noktaymış. Batik batik kusmuk desenlerinin arasına modern çocuk sanatları fena olmaz belki de. En iyisi serbest mi bıraksam ne? Ünlü bir ressam olamasa da ileride koltukları değiştirmeye yarar belki.






12 Mayıs 2012 Cumartesi

Külkedisinin ablaları... Gece rüyama girer kanlı ayakları...




Pamuk Prenses, Külkedisi, Hansel ve Gratel, Kırmızı Başlıklı Kız... Hepsi de bildiğin psikopat masallar. Artık Grimm Kardeşler nasıl bir narkotik etkisi altında yazdıysa bu masalları değme Kore korku filmine taş çıkaracak içeriğe sahip hepsi de. 

Biz bu ve benzeri masallarla büyüdük. Grimm Kardeşler'den, Andersen'den masallar... Hadi bu masalların yazıldığı 1800'lü yıllarda insanoğlunun bilinç düzeyi global olarak yeterli bir seviyeye gelmemişti, bizim çocukluğumuz da eski yüzyılın son demlerinde harcandı  gitti diyelim de ota boka anti depresan kullandığımız, psikologlara çuvalla para gömdüğümüz günümüzde bu masallar hala nasıl oluyor da çocuklara anlatılmaya devam ediyor, kitapları basılmaya devam ediyor anlayabilmiş değilim.

Birini cadı üvey annesi habire öldürmeye çalışır, öldürsün diye görevlendirdiği avcı onu öldüremese de bir geyiğin kalbini, ciğerini söker çıkarır. Birinde kötü cadı çocukları pişirip yemeye çalışır, çocuklarsa kendilerini kurtarmak için cadıyı fırında çıtır çıtır yakarlar. Bir diğerinde hain kurt küçük kız ile büyükannesini cumburlop diye yutuverir, sonra bir avcı gelir kurtun karnını yarar içinden bunları çıkartıp yerine taş doldurur filan.

İçlerinde en masumu sayılabilecek Külkedisi bile zalim üvey anne ve ablaların zulmüyle inim inim inler.  Hatta hala o şekilde anlatılıyor mu bilmem ama çocukluktan hatırladığım bir versiyonunda camdan ayakkabı ayaklarına uysun diye üvey ablalardan biri baş parmağını, diğeri de topuğunu keserdi de oluk oluk kan akardı. Ya da benim gözümde öyle canlanırdı ne bileyim. Vay anam vay öyle bir yer etmiş ki bilinç altımda aklıma geldikçe hala tüylerim ürperir.

Çocuğu hem bu masallarla büyüt hem de şikayet et dur bu çocuk neden uyumuyor diye. Yahu sen bunları gece yatmadan önce çocuğuna anlatırsan o çocuk uyumaz, uyuyamaz tabii. Sabaha kadar yok cadı gelecek, yok kurt totosunu ısıracak bekler durur. Depresyona, şiddete eğilimi geçtim, ileriki yaşlarda aniden ortaya çıkıveren, nedeni belirsiz panik atak vakalarını biraz kurcalasalar kalıbımı basarım altından bu psikopat masallar kökenli çocukluk travmaları çıkar.

Siz siz olun çocuklarınıza bu masalları anlatmayın, onları geleceğin travmalarına maruz bırakmayın. Bırakın onlar Pepee çocuğu olsunlar, önümüzdeki 15-20 sene içerisinde kel erkeklerin popüler olmasına neden olacak Kayu çocuğu olsunlar yumuşak yumuşak. Bizden geçti, bari onlar kurtulsun.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Ördek yumurtaları



- Köfteni bitirmezsen sürpriz yok Ela.
- Köftemi bitirmezsem çubuk kraker de verme tamam mı.

Çok mu prensip sahibi çocuk yoksa benimle kafa mı buluyor anlayamadım!

- Anneeee düğüne geldik miiii...
- Sarıyer'e geldik (gelmedik demenin pek hayırlı olmadığını uzunca zaman önce deneyimlediğimizden onun yerine o sırada bulunduğumuz yerin adını söylüyoruz).
- Hayııır, burası Sarıyer değiiil Yeşilyer.

Çocuk yeterince sarı bulmadı ne var yani...

- Kuccaana al, kuccaana al...
- Alamam annecim, ellerim kirli.
- Git ellerini yıka o zaman.

Oooo çok sert!

- Dişlerimi fırçalamayalım anne, çürüsün.
- Annecim neden çürüsün dişlerin, hem çürürse çok acır.
- Acısııın anne, fırçalamayalım...

İki yaş sendromunun dibe vurduğu nokta. İstemediği şeyi yapmamak için acı çekmeye bile razı çocuk.

- Annecim şu kaşığı da kaldırır mısın lütfen yerden?
- Ama o yerde kalmak istiyooo.

Bu yaşta kaşığı bile konuşturacak kadar hazırcevaplık azıcık korkutucu mu ne?

- Annenin saçlarıyla oynama, benimkilerle oyna.
- Hayır senin kaçların yok.
- E bu ne?
- O kaç değil, kafa.

Ben saça saç demem saç kulak memesinden uzun olmadıkça.


Ördek yumurtaları şimdilik bu kadar ama ürün sağlam, malzeme bol ekleriz zamanla yenilerini...




25 Nisan 2012 Çarşamba

Gitmiş...



Gitmiş... Çalısını, çırpısını, dandirik yuvasını almış, doğal seleksiyonunu öylece bize bırakmış ve gitmiş.

Önce geldi balkonumuzu işgal etti. Yuva yapacağım diye kumru aklıyla portatif merdivenimizin tepesindeki küçücük boşluğa kendini yerleştiriverdi. Her uçtuğunda yere düşen gecekondusuna aldırmadan bir de yumurtladı.

Bir bildiği vardır elbet dedik ses çıkarmadık. Balkonumuzu uzunca bir süre kullanamayacak olmamıza rağmen hürmet gösterdik. Sahiplendik; kuşumuz dedik, yavrumuz dedik. Yuvadan her uçtuğunda ya yumurta kırılırsa diye korkarak, yollarını gözledik.

Peki o ne yapmış? Gitmiş... Ördekle bir kaç günlüğüne İstanbul’daydık topu topu. Geldik ki ne görelim: bizim hanım çalısını, çırpısını, dandirik yuvasını almış, doğal seleksiyonunu bırakmış ve kayıplara karışmış.

İki gün belki gelir diye yollarını gözlesek de hiç ortalarda görünmedi. Üçüncü gün bir göründü ama yerde kalan son çalı çırpısını toplayıp yeni konutuna taşındı.

“Pis kumru, hain kumru, nasıl bırakıp gittin daha kabuğundan bile çıkmamış yavrunu” diyeceğim ama hayvanlar aleminde bu işlerin içgüdüsel yürüdüğünü bildiğimden onu da diyemiyorum. İşbu halde yumurtanın velayeti bizde, ne yapacağımızı bilemeden kala kaldık öylece. Gerçi yumurtanın terk edildiğini duyan küçük kardeşin gözlerini bir an organik çılbır bürüse de kendisi İzmir’de olduğundan bu hain planını gerçekleştiremedi.

Velhasıl hayvanlar aleminin en saftirik kuşundan birine 2012 ümitlerimizi yükledik ama tutturamadık, darısı Hıdırellez’in başına!

10 Nisan 2012 Salı

2012



Bu 2012’nin ya benimle bir derdi var ya da bana vermek istediği bir mesaj; lakin nedir bir türlü anlayamadım. Artık “Aloo Mayalar diyorum, Marduk diyorum. Otur evinde kocanla çocuğunla daha fazla vakit geçir diyorum” mudur yoksa “bu yaşına geldin akıllanmadın, ben mi öğreteceğim bazı şeyleri sana” mıdır yoksa hayatıma çizeceği başka bir yol mu var bilemiyorum.

Önce nasıl olduğunu kendim bile anlayamadan işimden ayrıldım. Sonra içime çok sinmese de yeni bir soluk olsun dedim başka bir işe başladım. O da topu topu beş günlük mesaiyle hayatımın en hızlı ikinci işten ayrılma macerası olarak seyir defterimde yerini aldı. Gerçi ilki üniversitede okurken vuku bulmuştu, sigorta girişi falan yoktu. Harçlığımı çıkarmak için bir pizzacıda garsonluk yapmaya başlamıştım ama ilk gün işten çıktıktan sonra gözlüğümü kırınca ertesi gün işe ancak çalışamayacağımı söylemek için gitmiştim. Dolayısıyla bu seferki resmi listede bir numaraya oturdu.

Tüm bunlar olurken senelerdir ittire kaktıra öteleyebildiğim, genetik mirasımın hediyelerinden birinden artık kaçışımın olmadığı gerçeğiyle yüzleştim. Erkendi yine de ama senelerdir de biliyordum o gün bir gün gelecekti. O, önümde koca bir belirsizlikle durup bu günü sinsice beklerken, ben de farkında olmadan sonuçları ile ilgili olmasa da gerçekleşmesiyle ilgili hazırlamışım kendimi. Süreç ve sonuçlarla ilgili fazla bir malzeme yok henüz elimde. Malzeme çoğalıp, hazır da hissedersem kendimi onları da yazarım belki günün birinde. Şimdilik bana kalsın.

Herşey ters de gitmedi gerçi. Senelerdir düşünüp düşünüp bir türlü son kararı verip yaptıramadığım lasik ameliyatını da bu arada yaptırıvermiş bulundum. Kontrol, karar, ameliyat hepsi 3 gün içerisinde gerçekleşiverdi. Sabah uyanınca gözlük aramak, gece yatarken lens çıkarmak zorunda kalmamak meğer ne büyük bir lüksmüş, bunca sene kaçmak ne büyük kayıpmış.

Ha bir de saçlarım da sarı eskisi gibi. Aynaya bakınca yine kendimi görebilmek epey pahalıya patlasa da fabrika ayarlarıma sonunda dönebildim.

Bugün bir kumru gelip kendine yuva belledi ördeğin odasının balkonunda duran portatif merdivenin üzerini. Önce çalı çırpısını taşıdı o bir lokmacık yere; tutturamadı, bir uçuşta dağıttı gitti hepsini. Vazgeçti sandım ama yine geldi ve küçücük bir yumurta vardı bu defa merdivenin üzerinde. Sahiplenmek böyle bir şey miydi ya da ümit? Lakin bir süre bekledi yumurtayı sonra uçtu gitti gene. Bu sefer beni sardı bir ümit. Bekliyorum gelecek, yumurtasını sahiplenecek diye. Kumrum gelse, yumurtası yavruya dönüşse, yuvama şans olsa, bereket getirse...

30 Mart 2012 Cuma

Süt


Bu haftaki yoğun kişisel gündemimden geçtiğimiz günlerde yapılan bu hazinli açıklama, yapanın beklediği yankıyı buldu mu takip edemedim ama konuyla ilgili hissiyatımı yazmadan da duramadım.
Özel okullar bir şeysi bir zatı muhterem devletin ilk öğretim öğrencilerine ücretsiz dağıtacağı sütün peşine düşmüş. Devlet baba özel okullarda okuyan öğrencilere haksızlık yapıyormuş. Onlara kitap, tablet vermediği yetmiyormuş, sütten bile mahrum bırakıyormuş.
Dediğine göre özel okullarda okuyan öğrenciler sanıldığı gibi zengin de değilmiş. Bu çocukların topu topu yüzde 15’i üst gelir grubuna mensupmuş. Yüzde 50’sinin anne-babası çalışan orta gelir grubundanmış (bu da ne demekse artık. Üst gelir grubu çalışmayıp yan gelip yatıyor herhalde)  Diğerleri burslu, indirimli vs okuyan yoksul ailelerin ya da  memur ailelerinin çocuklarıymış. Dolayısıyla bu uygulamalar nedeniyle özel okul öğrencileri “açıkça ötekileştiriliyor ve küçük yaşta ayrımcılığı hissediyorlarmış.”
Bu iddialı söylem de yetmemiş olacak ki fırsat bulmuşken bir de ben azınlıklara çakayım demiş ve “azınlık okullarına kitap, tablet veriliyor ama hani bize, hani bize” diyerek de mızıkçılık yapmış.
Muhterem sanıyorum başka bir ülkede yaşıyor, bu haber de yabancı kaynaklı. Zira benim yaşadığım ülkede özel okullarda okuyan çocuklarımız küçük yaşlarda bir ayrımcılık hissediyorlarsa eğer bu olsa olsa pozitif ayrımcılıktır. Devlet okullarında okuyan çocukların şartlarıyla özel okulda okuyan çocukların şartlarını neredeyse eş tutmak ve bir kutu sütün peşine düşmekse büyük bir aymazlık ve ayıptır.
Elbette özel okullarda okuyan yoksul ancak başarılı öğrencilerimiz de bulunmaktadır. Özel okullar bu öğrencileri pek yüce gönüllü oldukları için değil çalışkanlıklarıyla okullarının başarı seviyesini  yükseltsinler diye bursla okuturlar. Böyle demezler tabii ama böyledir aslında. Gelgelelim amaç ticari olsa da iyi ki de yaparlar ve doğarken hayata bir sıfır geriden başlayan bu çocuklar en azından iyi bir eğitim görme şansını yakalarlar. Peki oranı yüzde onu geçmeyecek bu çocuklar üzerinden böylesine irrasyonel popülist bir çıkış yapma neyin nesi oluyor o kısmı çözebilmek mümkün değil. Bu derece fakir çocuklara burs vermek demek sadece okul paralarını karşılamak mıdır özel okullar için? Bu çocukların içecekleri sütü, eğitimleri için ihtiyaç duyacakları her türlü malzemeyi sağlamadıktan sonra okul parasından ibaret bursun ne anlamı kalır? Onların okuyup başarılı olabilmeleri ve burslarını devam ettirebilmeleri için bu gibi şartlara sahip olmaları gerekmez mi ve bu da onlara burs verenlerin sorumluluğunda değil de her zamanki gibi devlette midir?
Gelelim üst gelir grubunu oluşturduğu söylenen yüzde onbeşi de çıkardıktan sonra kalan çocuklarımızın durumuna. Bu çocukların aileleri çocuklarını eğer ilk öğretimden itibaren özel okulda okutabiliyorlarsa hiç kimse kusura bakmasın ama beslenme çantasına sütünü de koyabiliyordur, çikolatasını da. Tablet bilgisayar ise başka bir mevzu. Bu ailelerin çocuklarına tablet alamayacak durumda olduklarını söylemek de abesle iştigal olur. Söz konusu çocuklarının eğitimi ise almayıversinler bir zahmet kendilerine (ve hatta çocuklarına) süslü i-phone’ları , evlerine lcd/led tv’leri ve bilimum teknolojik oyuncağı, yerine tablet bilgisayar alsınlar çok mu zor.
Zenginin parası züğürdün çenesini yorar demiş atalarımız ama gün gelmiş devran dönmüş tersine dönmüş belli ki. Ya da belki hep böyleydi de ondan “tok açın halinden anlamaz” da demişler. Devlet okulunda okuyan çocukların her şeyi tam da bir sütleri, bir de alacakları söylenen Törkiş tabletleri yorar olmuş zenginin çenesini.
Öyle pek de uzak olmayan bir zaman önce, memleketin doğusunu geçtim hemen burnumuzun dibinde, Bursa’da, bir köy okulunun öğrencileri tuvaletten su içiyorlardı. Belki de hala da oradan içiyorlar. Çok komik bir bedelle okul binasından su içmeleri sağlanabiliyordu ama bu parayı verebilecek kimse yoktu. Hemen hepsinin çocuklarının özel okullarda okuduğu bir yönetim kurulundan çıkan red kararını nasıl söyleyeceğimi bilememiştim heyecanla kararı bekleyen okul müdiresine.
Devlet okulundaki çocuk suyunu tuvaletten içsin, içmiyorsa yapmak devletin işi, biz hiç birimiz karışmayız. İş süte, tablete gelince ise benim çocuğumun başı kel mi, devlet baba ayrımcılık yapmasın hepimize dağıtsın.  
Ötekileştirilen ve küçük yaşta ayrımcılığı hisseden çocuklar gerçekte hangileri acaba?

14 Mart 2012 Çarşamba

Değişen bir şey yok hiç... Ölüm hariç...




İnsanlığımızı zaman aşımına ipotek ettik dün biz. Göz göre göre, yürek çığlık çığlığa vicdanımızın son kırıntılarını da halının altına eşeledik.

Yakmakla kalmadık şairi, yine haklı çıkardık. "Değişen bir şey yok" hala bu topraklarda, "aynı gökyüzü, aynı keder".


Şehir, Şair ve Ölüm

(ilk yayın tarihi: 26.02.2009)

Evren’den gelen ikinci mim hayatıma yön veren şair üzerine. Yön veren tabiri biraz fazla iddialı belki ama bir kaç söz söylemek isterim ben de Behçet Aysan üzerine sizlere.

Yurt kantininde fiş karşılığı kahvaltı verirlerdi bize. Çeyrek ekmeği de dikdörtgen kesilmiş eski bir gazete kağıdının içinde. Benim için bir oyundu her sabah. Bu başı sonu olmayan yazıları okumak, çok beğendiğimi de araştırmak. Behçet Aysan’la geç tanışmam da böyle oldu.

“...
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.”


diyordu şair tam da ölüm haberinin altında. Ben bu şiiri okurken o gerçekten ölmüştü başka bir şehirde.

“...
gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak.”


Bu aşkı, bu kavgayı, bu kederi bizlere bırakıp 35 can yoldaşıyla birlikte can vermişti Madımak’ta.

Peşini bırakmadım kovaladım. Daha neler vardı?

“...
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.”

Bugün bile kaldırıp bakıyorum başımı, yok hala o günden bugüne değişen bazı şehirlerde.

“kozalak yaktım ben de
sessizlikte
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı.
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde.”


O acı hala dolaşır aydınlık yüreklerde...

Behçet Aysan Şiirleri için: http://www.e-sehir.com/siirler/yazar28.html

10 Mart 2012 Cumartesi

Mantı ile kartonpiyer... Allahım sen meraklı kullarına akıl fikir ver...


Geçenlerde durduk yerde aklıma takılan “acaba yapabilir miyim” sorusunun cevabını fazlaca bekletmeyip birden bire kendimi mantı açarken buldum. Tarif işin kolay kısmı, bir Bereketli Olsun ötedeydi. Malzeme desen o da tamamdı. Asıl mesele teknik imkanların elverişliliği daha doğrusu elverişsizliğiydi. Evde oklava olmadığı kesindi de bir yerlerde her nasılsa bir merdane olacaktı. Tabii bir de hamuru açacak alana ihtiyaç vardı ki bizim mutfağın bu iş için uygun olmadığı kesindi. Canım yemek masası üzerine bir muşamba örtü atıversene a Şaşkın diyecekseniz ve hatta dediniz biliyorum daaa... Sevgili annelerimizin can siperane çabalarıyla doldurulmuş iki koca çekmece masa örtüsü arasında bir tane bile muşamba örtü bulunmamaktaydı. Tabii bir kere kafaya koymuştum ve cevabı bulmaya bu kadar yaklaşmışken bir örtü beni yolumdan caydıramazdı. Yemek masası üzerine bir kaydırmaz ve iki kumaş örtü atarak işe koyuldum. Evet merdane ile kumaş örtü üzerinde açılan hamur annemin açtığı gibi düzgün ve büyük olmadı belki ama iş görürdü. Doldurma daha önceden tecrübe ettiğim kısmı olduğu için zorlanmadım.

Nihayetinde gördüm ki mantıyı da yapabiliyormuşum.  Peki bu neyi ispatladı diye soracak olursanız işte buna cevap vermem zor. “Hem delidir hem meraklı, bırakın kendi haline bu Şaşkın yarım akıllı” diyerek işi matrağa da bağlayabilirim, “evde belki bir süreliğine ama hala işe yaradığını kendine ispatlama hezeyanları bunlar” diye işi psikolojik varsayımlara da vardırabilirim. Ammaa işin aslı şu ki bu işte zihnimin derinliklerine mantı açma fikrini subliminal şekilde yerleştiren bir kişinin parmağı var. İşte bu yazı da kendisini ifşa etmek üzere yazıldı.

Her şey uzun, uzuun bir zaman önce kendisinin aşk peşinde şehir değil, ülke değil, kıta değiştirmesi ve çöle gönüllü sürgün yazılması ile başladı. Allah insanoğluna akıl fikir dağıtırken girmiş olduğumuz yanlış sırada tanıştığımız, şu sayfanın yazarı olan kadim dostum birbirinin aynı geçen günlerden bir gün evin köpeğinden almış olduğu onayla oklavayı eline almış, belki de ilk ve son mantısını açmıştı. Biraz su, biraz un derken git gide büyüyen hamurun aldığı her türlü aşamayı da o canlı canlı aktarmayı ihmal etmemişti. İşte o gün zihnime göndermiş olduğu mesajların bir şekilde tetiklenmesi neticesinde kendimi aniden mantı açarken bulduğum sonucuna da yine eşsiz dedektifçilik yeteneklerim sonucunda ulaştım.

Her ne kadar o bu satırları okurken biz o mantıyı günler öncesinde silip süpürmüş olsak ve bu konuda kendisinden kallavi bir küfür işitecek olsam da bu vesileyle bir konuda daha yeteneğimi ortaya çıkardığı için kendisine teşekkürü borç bilirim.

Subliminal etkiyi (!) bir kenara koyarsak "acaba yapabilir miyim?" sorusunun temelinde iki unsur var aslında. Biri meydan okumaysa diğeri de merak. Merak mesela tedavisi olmayan bir manyaklık bende. Bu da genetik bir şey olsa gerek ki küçücükten beri böyle gelmiş böyle gider. Daha ilkokul yıllarında orta sınıf Türk evlerinin dekoratif süs unsuru olan ansiklopedileri okuma gibi bir huyum vardı, biraz daha büyüdüğümde radyo teybin içini açıp ne var diye karıştırmaya başlamıştım, hatta Profilo marka 3 kanallı ilk renkli televizyonumuzu açmama da ramak kalmıştı ama arkasındaki uyarıdan tırsmıştım. Sırf bu huyum yüzünden interneti bulan her kimse bir ömre yetecek hayır duası almıştır benden.  Çocukluğumdan bugüne bu konuda değişen bir şey olmadı bende. Misal dün yatak odasını toplarken tavandaki kartonpiyerlere takılıp kalmışım acaba nasıl yapılıyor bunlara diye. Kartonpiyerin nasıl yapıldığı bilgisi ne işime yarar hiç bir fikrim yok ama can çıkar huy çıkmaz ya hani yine dayanamadım gugılladım. Youtube dünyasında her şey gibi o da vardı. Elemanın biri yaparken çekmiş, koymuş. Hatta tek deli ben değilmişim ki  1.644 defa da izlenmiş. Ha bu bilgi ne işime yaradı derseniz videoyu koyan firmaya kesinlikle kartonpiyer yaptırmamak gerektiğini öğrendim ve bir de blog yazısına ilham kaynağı oldu diyebilirim.

Saat de epey geç olmuş. Şu an mesela birden yatsam ne rüya görürürüm ki diye merak ettim. Gidip cevabıma bir an önce kavuşayım hele, kayda değer bir şey çıkarsa belki bir ara onu da paylaşırım....

7 Mart 2012 Çarşamba

Şifreler, kazlar ve bir türlü değişemeyişim

Mektup kutusundan bir de gazete kupürü çıktı ama onun hikayesi başka demiştik bir önceki yazıda. O günkü çocuk aklımla okumuş, beğenmiş, kesmiş, saklamışım ve nasılsa bugüne kadar gelmiş benimle. Aslında o yıllarda çokça biriktirirdim gazetede okuyup da beğendiğim yazıları. Derken büyüdüm, o ev senin bu ev benim taşına dururken beraberimde taşınıp duran yüklerim git gide azaldı. Gazete kupürleri de diğer pek çok eşya gibi önce miktar olarak azaldı, sonra kökten çöpü boyladı. Yazıda anlatılan hikayeyi (ki o zamandan beri de ezberimdedir aslında) pek sevdiğimden olsa gerek diğerleri gibi hazin bir son bulmamış bu kupürün macerası.

Yazının tam tarihini bilmiyorum. Bununla birlikte, arşivcilik bilincim olmadığı için tarihsiz olarak kesip sakladığım bu kupür üzerinde yaptığım derin detektifçilik çalışmaları neticesinde 1988 yılının Ocak ya da Şubat aylarındaki bir tarihe ait olduğunu tespit etmiş bulunmaktayım. Üşenmedim en acar gazeteci pozlarında o kütüphane senin, bu kütüphane benim gazete arşivlerini araştırdım demeyi çok isterdim okuyucu ama totomu o kadar kaldıramadım. Arka sayfadaki "Hürriyet İlkokullar Arası Resim Yarışması", "PTT sözleşmeli memur alımı"  ve "Gerede Kadastro Mahkemesi" ilanlarında mevzu bahis tarihlerden bu varsayımda bulundum.

Tabii çağımızın vazgeçilmezi gugıllamayı da es geçmedim. 1988 tarihli bir gazete yazısına ulaşmayı elbette beklemiyordum ama yazıdaki hikayeyi kullanan başka birine rastlayabilirdim. Nitekim buldum da. Nazlı Ilıcak 21.08.2011 tarihli köşesinde hikayeyi  diğerinden farklı olarak başına totosuna herhangi bir yorum eklemeden, okuyucudan gelen fıkra formunda kullanmıştı. Akıllı kadın ne diyeyim.

Yazımız ve hikaye Ahmet Altan’ın o zamanki Hürriyet Gazetesi “Bir Günün Hikayesi” köşesinden. Yazının günümüz Türkiyesi’nde değişen hiç bir şey olmadığını göstermesi bir yana Ahmet Altan’ın zamanın Turgut Özal hükümetine yönelik yazmış (ve yazabilmiş) olması da manidar!

Yan blogdan Absalom Beyin de şu güzide yazısında pek güzel bahsetmiş olduğu cennet tapusu peşinde koşan yurdum insanına sevgilerle...
***
“Şifreler ve Kazlar
Çok soğuk bir kış günü padişah, tedbil gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan biri yaşlı adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış.
  -  Selamünaleyküm ey pir-i fani...
  -  Aleykümselam ey serdarı-ı cihan.
Padişah sormuş:
  -  Altılarda ne yaptın?
  -  Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...
Padişah gene sormuş:
  -  Geceleri kalkmadın mı?
  -  Kalktık lakin ellere yaradı...
Padişah gülmüş.
  -  Bir kaz göndersem yolar mısın?
  -  Hem de ciyaklatmadan...
Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar...
Padişah başvezirine dönmüş.
  -  Ne konuştuğumuzu anladın mı?
  -  Hayır padişahım...
Padişah sinirlenmiş.
  -  Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.
Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş...
Bakmış adam hala orada çalışıyor...
  -  Ne konuştuğunuz siz padişahla...
Adam başveziri şöyle bir süzmüş...
  -  Kusura bakma... Bedava söyleyemem... Ver bir yüz altın söyleyeyim...
Başvezir, yüz altın vermiş.
  -  Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın... Nereden anladın padişah olduğunu...
  -  Ben dericiyim... Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi...
Vezir kafasını kaşımış...
  -  Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?
Adam bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın almış.
 -  Padişah altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun diye sordu... Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
Vezir bir soru daha sormuş...
  -  Geceleri kalkmadın mı ne demek?
Adam bir yüz altın daha almış.
  -  Çocukların yok mu diye sordu... Var, ama hepsi kız... Evlendiler, başkalarına yaradılar dedim...
Vezir gene kafasını sallamış...
  -  Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek?
Adam gülmüş...
  -  Onu da sen bul...
Bu eski masaldaki vezir, bazı şifreleri çözmek için kaz gibi yolunmuş... Biz de son zamanlarda bir çok anlaşılmaz laf duyuyoruz. MİT raporu, döviz darlığı, Mısır’la ortak askeri tatbikat falan gibi...

Bunların ne olduğunu anlayalım derken de bütün paraları kaybedip, kaz gibi yolunuyoruz... Başvezirden tek farkımız, paraları kaybetmemize rağmen gene de konuşulanların aslını anlayamamamız...”
***

Anlayana...


6 Mart 2012 Salı

Bir kolye ucunun peşinde



Evleri arada harmanlamak, azıcık mıncıklamak gerek. Hani şu en sevdiğin çorabın kayıp olan eşini, nicedir dolapta giyilmeyi bekleyen kazağını, çocuğunun günlerdir aradığı oyuncağını ve daha da ötesi dolap, çekmece köşelerinde unutulmuş kalmış bir dolu hatırayı karşına çıkarıverir. Bazen de karşına çıkan tek bir nesnenin peşinden sen koşturur, dahasının peşine düşersin.

Kelebek şeklinde bir kolye ucuydu benim peşine düştüğüm. Başucu çekmecemdeki kutulardan birinden çıkmıştı. Çok sevdiğim, daha sonra hayat bizi farklı yönlere sürüklese de hiç unutmadığım bir çocukluk arkadaşımın hediyesiydi. Fotoğrafını çekip hemen onunla paylaşmalıyım diye düşündüm, ancak önce eksik olan parçayı tamamlamam gerekiyordu: Kelebeği bana getiren bir de mektup vardı.

Arşivci ya da koleksiyoncu biri değilimdir ama tüm o atma huyuma rağmen saklamayı başardığım tek kolektif anı birikimim mektuplarımdır. Çocukluğumdan internet çağına kadar aldığım hemen hemen tüm mektuplar hayatımın bir döneminin farklı dilimlerini bana hatırlatmak için  bir kutu içerisinde zamanlarının gelmesini bekler.

Zamane gençleri bilmez eskiden “mektup” diye bir şey vardı. İnsanlar birbirlerine aktarmak istediklerini kağıt ve kalem aracılığıyla yazıya döker, katlar, zarflar, pullardı. Mektubun muhattabını bulması ise postaneler aracılığıyla olurdu. Postacılar bugün neredeyse açmaya gerek bile duymadığımız posta kutularımıza fatura ve kredi kartı ekstreleri yerine bu mektupları bırakırlardı. Ne zaman ki internet ve cep telefonları hayatımızın sıradanları arasına girdi mektuplar da siyah beyaz televizyonlar gibi mazidekiler müzesinde yerini aldı.

Çok uzunca bir zamandır yeni bir mektup yüzü görmemiş mektup kutusunu çıkarıp eşelemeye başladım. Tam ümidi kesmiştim ki  25.06.1987 tarihli mektup işte oradaydı. Ortaokuldan (ortaokul da bizim zamanımızın kavramlarından biriydi) mezun olduğumuz yaz gönderilmişti. Başı birli yaşlarımızın daha ortalarını bile bulmadığımız çocukluk günlerimizin neşeli anıları dağıldı birden bire sabahtan beri toplamaya çalıştığım ortalığa. Eski dostla Facebook üzerinden yazışma ve bir blog yazısı da kelebeğin diğer getirileri oldu. 

Bir de 88 yılına ait gazete kupürü çıktı mektup kutusundan ama o tamamen başka bir mevzu olup devamı bir sonraki yazıya...

23 Şubat 2012 Perşembe

Kaburgamdaki felfazenin gizemi


Geçen sabah sağ kaburgamda bir batma ile uyandım. "Hayır olsun, bu da ne derken" Kayu ve arkadaşları ile yüz yüze geldik. Bir gece öncesinde orada olmadıklarından yüzde yüz emindim. Ne olduğunu ya da ne işe yaradığını ne siz sorun, ne ben söyleyim ördeğin Kayu felfazesi nasıl olduysa gece ayaklanıp soluğu yatağımızda almıştı.

Gizem karganın meşhur kahvaltısından önce işe giden ev beyinin telefonuyla çözüldü. Bizim yatak nicedir ördek işgali altında. Kendisini uyuduktan sonra yatağına yatırsak da kısa bir süre sonra bumerang gibi geri dönüyor.  Kendi yetmiyor her gece değişen bilimum oyuncak da silah arkadaşları olarak aramıza katılıyor. O gece küçük hanım tekrar yanımıza geldikten sonra bende film kopmuş ama sabah uyanmamıza kadar geçen zamanda meğer başka şeyler de yaşanmış.

Saat dört buçuk civarı bizimki uyanmış mı bilmiyorum ama kalkmış yataktan, doğru salonun yolunu tutmuş.  Bizim adam da o saatte cin gibi ayakta ve salonda. Bense o saatte hala yatmadıysa ayakta olan bir sülaleden geldiğimden  içeride mışıl mışıl uyuyorum. Artık rüyasında mı gördü nedir, babasından Kayu felfazesini istiyor, alıp huzura kavuşuyor ve kafayı babasının boynuna dayayıp uyumaya devam ediyor.

Kaburgamdaki yelpazenin gizemi çözülse de bir metreden kısa bir insan yavrusunun bütün bir gece boyunca yatakta serbest stil dağıtma performansının sırrına erecek bir bilim insanı yoktur sanıyorum. Yukarıdaki resim de gösteriyor ki bu durum sadece bizim evde vuku bulmuyor, hatta evrensel bir gerçek. 

21 Şubat 2012 Salı

Sebebi eksik genlerim



Sahibinden, az kullanılmış ev kadınlığı geni aranıyor. Parası neyse vermeye razıyım. Gönüllülerin insaniyet namına bu köşeye başvurmasını rica ederim. Yüz naklini bile alnının akıyla yapan yurdum insanı gen naklini de haydi haydi yapar, ben eminim. Zaten böyle bir gen varsa onu da bizzat yurdum bilim insanı bulur. Ha bulunca da onunla ne yapar bilmiyorum ama annesinin zaman zaman neden psikopata bağladığını anlayacağı, hiç olmazsa bundan gayrı daha iyi bir evlat olacağı kesin.

Bir insan evladı iki süpürge tutsun, bir toz alsın, yerleri paspaslasın bu kadar mı sevmez? Sabahtan akşama önüne dosyaları yığsan, o etkinlik senin bu toplantı benim dolaştırsan bıkmadan çalışabilecekken bir sepet ütünün önünde neden tembel bir pandaya dönüşür? 

İlk adımı paylaştığım, titizlikler kraliçesi Şükriye'nin her türlü huyunu alıp en büyük özelliğini almamam ancak gen eksikliği ile açıklanabilir.

Pek sevgili ev;

Seni fazla derleyip toplamıyorsam,

gül yüzünü viledalarla, çam kokulu sıvılarla silmiyorsam,

mikrofiber bezlerle çapaklarını almak güç geliyorsa

bil ki bu seni sevmiyor olmamdan değil

genlerimdeki eksikliktendir...

evet bir süre sen ve ben, ikimiz

daha fazla içli dışlı olmak durumundayız

biliyorum ki dağılmak ve kirlenmek

senin doğanın temel kanunu

İşte bu yüzden,

sırf bu yüzden...

sahibinden, mümkünse az kullanılmış (fazla yıpranmamış olsun ki yeni bünyede isyan çıkarıp özgürlük arayışına kalkışmasın) ev kadınlığı geni arıyorum. Yok mu XXL ev kadınlığı geninden, hadi bilemedin bir X'inden kurtulmak isteyen bir gönüllü?

17 Şubat 2012 Cuma

Kaldığımız yerden devam

Hiç bahsetmiş miydim bilmem, fena halde dikkat eksikliği sendromundan muzdaribim. Bende bu konuda malzeme bol olduğundan bahsetmiş olmam da muhtemel ama eski yazıları da kurcalayamayacağım. İş yaşamımda yoğun çabalarla dizginleyebildiğim bu durum çalışmadığım zamanlarda hortluyor, Terminatör oluyor geri dönüyor.

İşsizler ordusuna bir şekil gönüllü yazıldım ya geçenlerde, daha ertesi gün rahat battı. Ne zamandır vakitsizlikten harman yerine dönmüş evle ilgilenmeye çalışıyorum o gündür. Sağduyu diyor ki öncelikleri belirle, planla, yavaş yavaş ama itina ile gerekirse günde tek bir oda yap ama tam yap. Bir heves başlıyorum ki çok geçmeden benim Terminatör devreye giriyor. Küçük odanın dolap çekmecelerini toparlarken kendimi salondaki büfenin önünde buluveriyorum, o daha bitmeden nasılsa bir bakmışım mutfaktayım ve  buzdolabının ne zamandır beni rahatsız eden çekmecelerini siliyorum. Oysa aslında kafamdaki küçük tuvaleti kırklamak ki bulaşık makinesini çalıştırdığım gibi kendimi orayı talan ederken buluyorum. Orayı toparlayıp bir şekilde bitiriyorum ama arada bütün odaları bir kaç kez daha dolaşmış oluyorum. Belki de 2 saatte bitecek bir birim iş yerine bütün güne yayılmış bir birim, artı ufak tefek bonuslarla günün ördek öncesi saatlerini tamamlıyorum.

Çalışırken bütün gün bir şeyler yazmaktan, eve gelince bırak bloga yazmak kalem tutmak bile istemezken şimdi kafama biriken kelimeleri ne yapacağımı bilemiyorum. Bedenim  eşyaları düzenlemeye çalışırken beynim de bir yandan kelimeleri toparlamaya çalışıyor. Kelimeleri dizmek için bilgisayarın başına oturduğumda ise hepsi bir birine karışıyor, iki cümle arasına bir oda sıkışıyor. Bir yandan da canım sıkılıyor. Çıkıp dolaşsam mı biraz ya da saçımı boyatsam, hem kaşlarımın da toparlanması lazım... Dışarda pencereden bakınca güzel görünen bir kar yağıyor ama bakmak dışında sevmem ki ben karı. 18 yaşında tanışmışım kendisiyle, ne üzerinde yürümeyi bilirim ne de buzunu çamurunu severim. Vazgeçip günün iş ilanlarına tekrar bir göz atıyorum. SSK'ya kayıt olma tarihime göre 52, ilk işverenim eşek gibi çalıştırıp iş prim ödemeye gelince ödemediği için ilk prim yatış tarihime göre 53 yaşında emekli olacağım. Devlet baba böyle diyor ama işveren kesimi 35 yaşından büyüksen istemem diyor. 40 yaşından küçük, 35 yaşından büyük, gereğinden fazla tecrübeli ve bu ülkede olanlara anlam verme çabasını çoktan terk etmiş bir şaşkın olarak merak listeme bir yenisini daha ekliyorum. Cevabını ise 15 sene sonra kısmetse bulmaya iteliyorum.

Arada yiyip, içtim geldim. Eeee ne diyorduk sahi biz? Saçımı mı boyatıp gelsem acaba?

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...