Sayfalar

8 Mart 2026 Pazar

Bugün Pazar, Bugün 8 Mart... Peki Ya Yarın?

Bugün günlerden Pazar... Dünyanın dört bir yanında erkekler haftanın yorgunluğundan dem vurup dinleniyorlar.

Bugün günlerden Pazar... Dünyanın dört bir yanında kadınlar evin çamaşırı, ütüsü, yemeği, çocuğun bakımı, ödevi, eylenmesi ve daha nicesini yapmak üzere ayakta. 

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın dört bir yanındaki erkeklerin bir kısmı bir mesajla, hayatlarındaki kadınların Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyor. Kimi bugünü pozitif ayrımcılık gerekçesiyle gereksiz buluyor, kimi neden kadınların günü var da erkeklerin yok diyor, kiminin hiç umrunda değil. Gerçekten günün hakkını verenler de var mutlaka ama onlar azınlıkta.

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Dünyanın dört bir yanında firmalar eşitlikten bahsettikleri, kadınları övdükleri kutlama mesajları yayınlayıp, bir kısmı kadın çalışanlarına hediyeler, bir kısmı kadın müşterilerine indirim kuponları falan veriyorlar. Kimi gönülden, kimi ne gerek vardı şimdi ama diğerleri veriyor biz de verelim mecburiyetiyle. 

Bugün günlerden Pazar... Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Dünyanın dört bir yanında kadınlar, hiç dinlenemeden yeni bir haftaya hazırlanıyor. Günün anlam ve önemine binaen birkaç kutlama, belki birkaç hediye. Yılın geriye kalan 364 gününde, kadınların ne iş ne özel hayatlarında kayda değer değişen hiçbir şey olmuyor. Kimi daha çok çalışıp daha az kazandıkları işlerinden çıkıp, kendilerine görev atfedilen işleri yapmak üzere daha çok çalıştıkları evlerine gitmeye devam ediyor; kimi geçtim bir işte çalışmayı, evden çıkmaya, yüzlerini bile göstermeye haklarının olmadığı hayatlar sürüyor.

Bu yıl Dünya Kadınlar Günü iki global çağrı ile kutlanıyor: "Tüm Kadınlar ve Kız Çocukları İçin Hak. Adalet. Eylem." ve "Kazanmak İçin Ver". Bu iki çağrının da mesajı net. Lafla peynir ekmek gemisi yürümüyor, somut adımlar atarak harekete geçmeden böyle gelmiş böyle giden bu düzen değişmiyor. Gelin hep birlikte elimizi taşın altına koyalım. Zira eşitliğe uzanan yolda bireysel olarak atılabilecek küçücük bir eylem bile çok kıymetli. 

Kadınların işte, evde ve toplumsal hayatta adil ve eşit haklara bir an önce sahip olması ve bu vesileyle böyle bir gününe de gerek kalmadığı günlere ulaşmamız dileğiyle birbirinin yurdu olan tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.


Dip Not: Başlıktaki fotoğrafım bu senenin global çağrılarından #GiveToGain kampanyasının tema pozuna atfen. Tarih boyunca güvenin, açıklığın ve samimiyetin sembolü olan açık avuç eşitlik için ortak irademizin ifadesi olarak bu seneki kampanyanın tema fotoğraflarına ilham veriyor. 


1 Şubat 2026 Pazar

Balkız'ıma Veda. Seni Anılarıma Sakladım

 

Aylar sonra yine buradayım. Kim vakitsizlikten, kimi isteksizlikten, kimi tıkanmışlıktan; bin bir bahane yine yazmama sebep. Kafamda yazdıklarım çok oldu da hiç biri nihayete eremedi günün sonunda. Muzip telden konular demlenir dururken zihnimde, bilmezdim ki Balkızımın hüzünlü hikayesi olacakmış meğer dönmeme sebep.

Topu topu 20 günlük bir aşk hikayesi bizimkisi. Yaşanırken uzun mu uzun, sayılara dökünce bir o kadar kısa. Köpekli köyümüzün ikinci kedi misafiriydin. Köpeklerimiz boldu da kedi gelmezdi buralara. Önce baban olduğunu düşündüğümüz tombul sarman Garfi yokladı ara ara kapımızı. Eski ofisimizdeki, kendini iki kapıya birden sahiplendiren Polinaz kızımız gibiydi Garfi. Ara ara gelip, mamadan nasiplenip, sonra yok oluyordu. Bir yandan sevilmek istiyor, paçalarımıza sürünüyor ama dokunmaya çalıştığında tıslayarak kaçıyordu. O haliyle de eski ofisimizde yavruyken kapımıza gelip, yan komşumuza sahiplendirdiğimiz vahşi Bıyıklı oğlumuza benziyordu.  

8 Ocak günü, buz gibi bir havada, ansızın çıkıp geldin sen kapımıza. Garfi'ye inat, sevin beni, çok sevin der gibi. Önce bir yatağı, sonra polar bir battaniyeyi, en çok da kalbimizi sahiplendin. Hikayenin evveliyatını bilmiyorduk. Eski kulağı kesiklerdendin ama minnacık ve gençtin.




Sabahları işe ilk gelen sen oldun, bizi kapılarda bekledin. Kızlarla sabah ve mola sohbetlerimizin değişmez mekanı çardağımıza bizden önce koştun, kucağımıza gelip oturmak için. Artık hangimizi seçtiysen o an. Önce gelip bir patini usulca attın omzumuza, geliyorum yer aç der gibi ama gel dememizi de bekledin kimi battaniyene, kimi boş kucağımıza kurulmak için. Bir türlü oturamadıysak yerimize; hadi be kadın otur artık da geleyim bakışları attın zeytin gözlerinle.


Çarşamba günü öğle tatilimizin bitimiydi son görüşmemiz. O gün nedense hiç gelmemiştin yanımıza. Bahçenin bir köşesinde bir şeylerle oynuyordun. Cebimde bir gün önceden kalan ödül maması poşetini sallayınca koştun geldin yanıma. Haracını aldın, kucağa gelmek istedin. "Geç kaldın, içeriye gidiyorum artık, bir sonraki molada görüşelim" dedim ve içeri girdim. Deli bir rüzgar vardı o gün. Sonraki kısa aralarda göremedik seni ama o havada bir yerlere girmişsindir ya da keşfe çıkmışsındır diye çok da anlam yüklemedik. Nereden bilebilirdik ki bunun son görüşmemiz olduğunu?

İş çıkışı park halindeki arabalarımızdan birinin altında bulduk cansız bedenini. Kaskatı yatıyordun; ne bir damla kan, ne de bir yara. Kimseler göremedi, bilemedi o son bir kaç saatte yaşadıklarını. İçimden bir şeyler koptu, dondum kaldım seni öylece görünce. Bu gidişle bir çizik de sen attın Ocak ayının o en sevmediğim haftasına. 

Hoşçakal benim güzel gözlü Balkızım. Bir gün ansızın çıkıp geldin kapımıza, o özel ruhunla neşe kattın ofis hayatımıza. Gidişin de böyle ansızın ama çok acı oldu. Her sabah kapımızda bekleyişini, kucağımıza gelmek için çardağa bizden önce koşmalarını, akşam iş çıkışımızda nereye gidiyorsunuz der gibi peşimizde dolanmalarını çok özleyeceğim güzel kız. Umarım kısacık ömrünün son günlerinde biraz olsun mutlu edebilmişizdir seni. 

Seni hem kalbime yazdım hem de anılarıma sakladım. Bu yazı da mührü olsun istedim. 


9 Haziran 2025 Pazartesi

Silahlar ve Güller, Gençliğim ve Gençliği: Bir Konser Hikayesi

Sene 1988. Aylardan Haziran. Yaş 14. Lise birinci sınıf bitmek üzere. Büyük bir heyecanla beklediğim, Amerika'dan gelen mektubu açıyorum. O yıllarda popüler olan uluslararası mektup arkadaşlığı firması beni Glennville Georgia'daki Larenda ile eşleştirmiş. A1'den hallice İngilizcem ve kolejli kankam Ebru ile güçleri birleştirip ilk mektubu yazıp göndermişiz. Süslü bir el yazısıyla mavi kağıda yazılmış, üç sayfalık cevap mektubunu okumaya başlıyoruz birlikte. Mektup arkadaşlığının başlangıcının olmazsa olmazı "sana biraz kendimden bahsedeyim" kalıbıyla kendini tanıtıyor Larenda, 15 yaş naifliğiyle. 

O mektuptan bugüne aklımda ilk günkü gibi kalan iki şey var. Biri ilk cümlesi "What's up with you?". Daha önce hiç duymamışım bu kalıbı. Bir diğer kankam, ahretlik hemşirem Dilek, İngiliz yengesine soruyor; o da "çok kaba bir laf, naber lan gibi bir şey" diyor kraliyet İngilizcesiyle. Minnoş kalbimizde hafif bir burukluk yaratıyor bu dediği. Bir kaç yıl sonra, üniversite İngilizce hazırlık sınıfında, Amerikalı hocalarımızdan öğreniyorum , aslında gayet sıradan günlük bir "naber, nasılsın" ifadesi olduğunu. 

Bir diğeri ise sevdiği müzik grupları arasında yer alan bir isim. Başında ilk başta ne olduğunu anlayamadığım bir harfle uns N Roses yazıyor. Alt satırdaki George Michael'ın G'sinden, Guns N' Roses olduğunu çıkarıyorum sonunda. Silahlar ve Güller diyorum, ne ilginç bir isim. Hiç duymamışım daha önce. O yıllarda 2 kanallı televizyonlarımızda duyup da dinlediğimiz popüler yabancı şarkıcılar, İzzet Öz ve Sezen Cumhur Önal haftada bir bize ne seçip sunarsa. Bir de cuma akşamları Yunan tv'sinde yayınlanan bir müzik programı, ayda bir yayınlanan Blue Jean ve Hey Girl dergileri var takip ettiğimiz. Hard rock, metal henüz hayatıma girmemiş. İsim o kadar ilgimi çekmiş ki bir sonraki mektubumda bu grubu bilmediğimi yazmışım Larenda'ya. Sweet Child O'Mine diye bir şarkıları var, belki duymuşsundur yazıyor o da bir sonraki mektubunda. Hala bir ışık yanmıyor. Gugıl, spoti, yutub falan da yok ki o yıllarda hayatımızda, bir tık uzağımızda. 

Lise sonda kendimi tüm arkadaşlarımdan ayrılmış, farklı bir sınıfta buluyorum. Sınıftaki kimseyi tanımıyorum. Kısacık boyuma rağmen, herkesten izole, sınıfın en arkasında bir sıraya atıyorum kendimi. Yanımda Yaman isminde, kendi dünyasında yaşayan değişik bir çocuk oturuyor. Can sıkıntısından, muzipçe uğraşıp duruyorum çocukla. Başkası olsa çileden çıkar ama o nasılsa sessizce başa çıkıyor benimle. Bilmediğim, gürültülü bir müzik dinliyor Yaman. Thrush metal müzik olduğunu söylüyor. "Sen anlamazsın, al önce bundan başla" diyor ve bir kaset doldurup getiriyor. Metal baladlardan oluşan bir Bad English albümü. Dinler dinlemez aşık oluyorum, albümdeki tüm şarkılara. Yaptın madem bi kıyak, şu Guns N' Roses'la da tanıştır hayrına beni de Larendamın karşısında daha da boynu bükük kalmayayım diyorum ve hayat bambaşka oluyor sonrasında.

Üniversite yılları... Sene 1993. Efsanevi Guns N' Roses İstanbul konseri haberi okul gündemimize bomba gibi düşüyor. Tam final sınavlarımızın olduğu haftaya denk geliyor konser. Konseri sınavlara tercih eden arkadaşlarımız da oluyor elbet ama o zamanlarda benim ne onu yapabilme lüksüm var ne de bilet parasını karşılayabilecek durumum. İçten içe kahroluyorum ama sınavlarım vardı zaten diye de gönlümü avutuyorum. O yıl ve ertesi yıl arka arkaya Scorpions, Bon Jovi ve Metallica konserleri oluyor eski Türkiye'de. Bunlardan sadece İzmir'deki Scorpions konserine gidebiliyorum, hemşirem Dilek'in artık aramızda olmayan kuzeninin hediye ettiği sponsorluk biletleriyle. Kuzenin çocuklar rahat rahat izlesin diyerek verdiği oturmalı VIP biletleri, konseri saha içinde arkadaşlarımızla birlikte izleyebilmek için, yoldan geçen ve henüz bileti olmayan birilerine saha içi bilet aldırıp takas ediyoruz. Onlar iki saha içi bilet karşılığında üç VIP bilet aldığı için mutlu, biz arkadaşlarımızla saha içinde olacağımız için mutlu. Belki gerilerdeyiz, belki sahneyi pek göremiyoruz ama hayatımın ilk stat konseri, unutulmaz anılar bırakıyor kişisel tarihimde. Yaş 19. Telefonlar, selfieler, Insta hikayeleri yok henüz; sadece müzik, biz ve gençliğimiz.

Okul tatillerinde İzmir'e her gittiğimde, Kordan'da o yılların en popüler rock barı Denizatı'nda takılıyoruz arkadaşlarla. Köhne bir mekan, tahta masalar, bira ve rock müzik eşliğinde gençlik sohbetleri. O günleri her anışımda fonda o yılların unutulmaz şarkısı November Rain çalıyor zihnimde. "Hiçbir şey sonsuza dek sürmez" diyor Axl. Denizatı da ermiyor sonsuza. Eskişehir'e gelen mektubunda anlatıyor bir arkadaşım; Denizatı'nın artık olmadığını, mekanın pötikareli piknik masası örtüleri olan bir türkü bara dönüştüğünü. 

Aralık 2024. 15'lik kızım Guns N Roses Türkiye'de konser verecekmiş mesajı atıyor heyecanla. 2025 Haziranında olacak konserin biletleri yine aralık ayında satışa sunuluyor. Biletler ateş pahası ama emeklilik borçlanmamdan son dakika sürpriz, büyük bir indirim almışım. Bilet satışı başlar başlamaz Golden Circle'dan iki bilete yatırıyorum kalan parayı hiç düşünmeden. Gençliğim ve gençliği için bir daha mı geleceğiz bu hayata deyişinin tam hakkını verecek bir yatırım olarak olarak.

Uzun bir bekleyiş sonrası konser günü yaklaşıyor ama konserin olacağı gün iki, ertesi sabah da bir sınavı olduğunu öğreniyoruz. Tarih sen hep mi tekerrür edersin de işte bu makus talihi kırmak da artık boynumuzun borcu. Mecbur akşam İstanbul'a gidip, sabaha karşı da döneceğiz. Sonrasında da o sınava, ben işe. Onlar 60'lı yaşlarında bu konseri verebiliyorsa sen de başarabilirsin Şaşkın diyerek gazlıyorum kendimi. Feribot 20.50'de Kabataş'a yanaşıyor. Konser Beşiktaş Stadyumunda ve 21.00'de ama hangi konser zamanında başlamış ki şimdiye kadar? Rahat rahat yetişiriz desem de içeri girdiğimizde tam zamanında başlamış olduğunu ve başını kaçırdığımızı görüyoruz. Geç girdiğimiz için Golden Circle'nin de tam hakkını veremiyoruz ama başardık ve geldik ya daha ötesi yok. 

Gençliğimizde sarı uzun saçlarına, bayraklı donlarına, kilt etekleriyle sahnedeki hallerine hasta olduğumuz Axl değil elbet sahnedeki. Yıllar ve yaşadığı hayat bir rock star'ın hem fiziğine hem sesine ne kadar acımasız olabilirse hakkını vermiş. Sesiyle ilgili fazla bir beklentim olmadan müziğin ve atmosferin büyüsüne bırakıyorum kendimi. Her şeye rağmen, bu yaşlarında üç saat boyunca sergiledikleri sahne performansı, GNR efsanesinin imzası oluyor. Axl'ın artık eskisi gibi söyleyemese de November Rain'deki piyano şovu, en nihayetinde 2011'de izleme şansı bulduğum Richie Sambora'dan sonra ah bi de onu canlı izleyebilsem listemin başı Slash reyis, konserin sonuna doğru giydiği İstanbul baskılı tişörtüyle karizma abi Duff  ve Izzy'nin mükemmel soloları, Mattia Ahmet'e adayarak söyledikleri Knockin' on a Heaven's Door geceyi unutulmaz kılan detaylar olarak yükleniyor mutlu anılar klasörüme. 

Adını 37 yıl önce bir haziran günü, lise bire giderken öğrendiğim Guns N' Roses'ın, yine bir haziran günü, lise bire giden biricik kızımla konserine gitmiş olmayı bana yaşatan hayat: sana sonsuz teşekkür ederim.

Axl: Don't youuuu cry tonightttt ♫♫♫

Ben: Ağlamıyorum bebeğim, gözüme bişiy kaçtı



8 Mart 2025 Cumartesi

Eylemi Hızlandır...


Dünya Kadınlar Günü yüzü suyu hürmetine araştırmacı, gugıllayıcı, tember blogırınız hiç üşenmedi sizler için (demek isterdim ama itiraf ediyorum iş içindi) araştırdı. Global anlamda iş hayatında cinsiyet eşitliğinin sağlanması hususunda durumumuz maalesef büyük nanay (burada aslında kullanmış olduğum *!* kelimelerle cümleyi tamamlamayı size ve hayal gücünüze bırakıyorum).

Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre, mevcut ilerleme hızımızla toplumsal cinsiyet eşitliğine ancak beş nesil sonra, 2158 yılında ulaşabiliyormuşuz. Tabii yapay zeka o zamana kadar hepimizi yoklukta eşitlemezse. Bu kısmı veriler değil ben söylüyorum. :)

Beş koca nesil diyor, beeeş. Bizim, çocuklarımızın görüp göreceği yok. Bari safları sıklaştırıp, eylemi hızlandıralım çocuklarımızın torunlarına falan yolu açalım demişler. Bu senenin Dünya Kadınlar Günü temasını da "accelerate action", yani "eylemi hızlandıralım" koymuşlar. Heştegimi paylaşıp, yumruk havada pozu da verdiniz mi ahan da bak nasıl hızlandırıyoruz eylemi aklınız şaşar diye de eklemişler. 

Geçen senenin meşhur dizisi Üç Cisim Problemi'nde dünyayı 400 sene sonra işgal edeceğini beyan eden uzaylılara karşı dünyayı kurtarmakla görevlendirilen bilim insanlarının hikayesi anlatılır. Kimi bu kutsal dava için kendini şimdiden feda eder, kimi hayatını bu göreve adar, kimi de "bana ne yahu, kime ne 400 yıl sonrasından, bi salın da hayatımızı yaşayalım" modunda takılır. Yani, yaşını başını almış ve ADHD'den muzdarip bi insan olarak benim hatırladığım kadarıyla böyleydi. İkinci sezon daha ortada olmadığından devamı nasıl gelişti, 400 sene sonrasının dünyasını kurtarabildiler mi onu da henüz bilemiyoruz. İkinci sezon olur da bir ara yayınlanacak olursa, ondan hemen evvel birinci sezonu da tekrar izler güncellerim. Tabii bu sözümü de çoktan unutmazsam.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama yolunda, bir uzaylı istilasından farklı olarak süper sonik bilim insanlarına, karmaşık fizik, matematik problemlerini çözmemize ihtiyaç yokken vuslata hala 133 yıl olması ziyadesiyle üzücü. İhtiyacımız belki de sadece biraz aklıselim ve eğitimken böyle tematik hareketler, havalı heştegler, el kol hareketleriyle falan nereye, ne kadar varıyoruz o kısmı da meçhul. Hele bizim gibi tarihi geriye doğru akanların coğrafyasında. Yazılacak, çizilecek ne çok şey var da işte bu kısımda aklımdan geçenleri, sövdün saydım, yine aklıma ve havaya bıraktım. 

Dizideki rollere dönecek olursak; toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bizler tarihin neresinde yer alacağız? Kendini bu uğurda şimdiden feda eden mi, hayatını göreve adayan mı, yoksa "amaaan 133 yıl sonraki nesilden bana neci" mi? Konumuz sosyal bilimler üzerine olduğundan cevap "hiçbiri" de olabilir ve rahatça soruya yeni şıklar ekleyebiliriz. Peki ya sen, tohumları evde çocuklarının eğitimiyle atan, bir deniz yıldızı kurtarıcısı olmaya ne dersin? 

Tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu, eşitliğe ulaşan yolu hızlı olsun! 💜🌷

Saat 16.30 güncellemesi:
Sabahtan beri kutlama mesajları ve indirim kuponları ile mesaj kutumu kitleyen pek saygıdeğer firmalar. Tüm bunlar yerine siz de eylemi hızlandırsanız, artık bize eşit işe eşit ücret ve haklar sunsanız? Bir deniz yıldızı da siz olsanız mesela. Şu 133 yılı elden ele en azından bi 50'ye falan çeksek, sonra böyle bir gün kutlamaya da gerek duymasak. Ne dersiniz?




1 Temmuz 2024 Pazartesi

Baba Bizi Kuşlara Götür



Doğdukları günden itibaren binlerce fotoğraf ve videolarını çektiğimiz, çılgınlar gibi de paylaştığımız çocuklarımızın aksine, çocukluğuna ilişkin zamanın şartlarına göre makbul ölçüde fotoğrafı olsa da hiç videosu olmayan bir X Kuşağı mensubuyum ben.

Tam da bu nedenle zamanın şanslı çocuklarından Sertab Erener'in çocukluğundan görüntülerin yer aldığı İncelikler Yüzünden şarkısının klibini ilk izlediğimde bir miktar içlendiğim ve özendiğim doğrudur. Telefonumdaki binlerce anlamsız, bir daha hiç dönüp bakmadığım video yerine babamın gülüşünü görüp, sesini tekrar duyabileceğim tek bir video olabilmesi için neler neler vermezdim.

Yapay zekaya olan merakım malumunuz. Vakit buldukça yenilikleri keşfetmeye bayılıyorum. Sosyal medya algoritmam da eksik olmasın sürekli bu tip içerikleri çıkarıyor karşıma. Luma AI ile tanışmam da bu şekilde oldu. Fotoğrafı canlandırdığı söylenen bu iddialı uygulamayı hemen denemesem olmazdı elbette. Babanı dile getirecek teknoloji henüz olmasa da, Instagram'da "bu uygulama ile fotoğrafınızı canlandırabilirsiniz" diyen çocuğun videosundaki gibi benim çocukluğum da minnak adımlar atacak mıydı acep? "Ya da o zamanlar Instagram olsaydı, Valide Sultan nasıl bir reels paylaşırdı?" merakıma derman olabilecek miydi?

Hemen çocukluk albümüne koştum ve sevgili hemşirem ile yer aldığımız, çocukluğumun en unutulmaz anıları ve yerine sahip İzmir Cumhuriyet Meydanı, namı diğer Kuşlar'da çekilmiş bir fotoğraf ile işe koyuldum. İlk denemede "kuşları uçurmasını" istedim ve bir baktım kuşlar gerçekten de havalandı. Kuşlardan görünmeyen ayacıklarıma mini mini pabuçlar bile ekledi pek muhterem yapay zeka. Heyecanla Instagram'a koşup ilk eserimi paylaştım. 

Lakin bu kadarı kesmedi tabii beni. Aynı günden başka bir fotoğraf karesi buldum ve bu defa "bizi yürütmesini" istedim. Bu komuta şaşırtıcı derecede yaratıcı ve sürreel bir karşılık verdi yapay zeka.  Komutu biraz daha değiştirip aynı fotoğrafla bir deneme daha yaptım ve istediğim yürüyüş efektini bu defa yakalayabildim. Ve elimde üç mini minnacık film parçası, Canva'ya oynamaya gittim. 

Sonuç olarak biraz Lumai, biraz Canva ve bir miktar da yaratıcılık ile, zihnimdeki en eski repliklerden biri olan "baba bizi kuşlara götür" ve iki eski çocukluk fotoğrafım Chaplin tadında başlayıp, Luis Buñuel'e selam çakarak sona eren mini bir filme dönüştü.


Filmin Adı: Baba Bizi Kuşlara Götür
Kurgu: Şaşkın Kova
Yıl: Mart 1976
Keyifli izlemeler :)


Siz de bu yaratıcı yapay zeka uygulaması ile oynamak isterseniz linki buraya bırakıyorum: Luma Dream Machine 

11 Mayıs 2024 Cumartesi

Başımın Tacı


 🎶🎵🎶

Çeneler havaya
Selfie modlar kadraja
Tek tacımı kendim yaptım
Üç boyutlu kendim bastım
Kutlayalım tebaamla

 🎶🎵🎶

Laf aramızda, kimselere söylemeyin ha, tabii ki de tacımı kendim yapıp, kendim basmadım. Şarkıda, öylesi güzel oldu, benim de işime geldi. Planı, yapımı, dağıtımı, taşlanmasında dahlim ve bi takım atraksiyonlarım olmuş olabilir ama üretim, haşaaa. En bi yetenekli ve en bi sevdiğim Üretim Ekibimizin ellerinden çıktı caaanım tacım. Başımızın tacı annelerimize taç yakışır dediler, yakıştı da hakkaten. Çünkü bir taç kime yakışmaz?

Tacımı almış, kafama takmışken bu fırsatı değerlendirdim. Bir yandan siz sevgili blogır komşularım için en bi yeni bestemi yazarken bir yandan da ütopik ve dahi tropik bir diyarda kraliçeliğimi ilan ettim. İleride ders kitaplarında okutulacak, sizlerinse "biz kuruluşuna bizzat şahit olmuştuk buradan diyeceğiniz", üzerinden yağmur eksik olmayan Şaşkınya Kraliçeliği de işte böyle kurulmuş oldu sevgili komşularım. 

Şaşkınya'mın güzellemelerini geleceğin tarihçilerine bırakıyor; bir can'ın bakımına canan olmuş tüm annelerimizin Anneler Gününü kalpten kutluyor ve Eurovision izlemek üzere olay mahallini terk ediyorum.

İmza:

Şaşkınya Kraliçesi I. Şaşkın


Not: 

Kraliçeliğimizin aldığı ilk karar önümüzdeki yıl Eurovision'a katılmak olup, katılımcı şarkı için kayıtlarımız başlamıştır.

Dip Not:

Şarkının Orijinali neydi der misin? Ya dersen?: Nil Karaibrahimgil, Pırlanta

24 Mart 2024 Pazar

Bana Mutluluğun Resmini Çizer misin, Copilot?

Güneşli bir pazar sabahına Yuki'nin iki tokatı ile uyandım. Geceden tüm mamaların dibine kibrit suyu döken Göbek Reyis'in en yeni numarası, sabah rızkını dilenmek için tokatlama marifetiyle uyandırmak. Yaşlı kadına bu pazar da uyku yok diye homurdanarak el mecbur günü erkenden başlattım.

Taze Ergen büyütannesine ziyarete gidip evden el ayak çekilince, biraz balkonda güzel havanın keyfini çıkardım. Oturan Şaşkın görmüş aşk çocuğum Göbek Reyis bu anı kaçırmayıp koynuma girmek suretiyle bana eşlik etti. Narin Prenses Köpük Hanım ise bu süreçte, salondaki battaniyede yalnızlık huzurunun keyfini sürmeyi tercih etti.

Güzel havayı içime iyice doldurup, yine epeydir boşladığım Göçebe Günlüğüme el atmak üzere bilgisayarın başına geçtim. Salona geçince kediler alemindeki roller de değişti. Göbek Reyis Narin Prensesi kovalayıp, battaniye üzerinde beyliğini ilan ederken, Narin Prenses de sancağını kucağıma dikiverdi.

Girizgahı pazar keyfi üzerinden yaptım da başlık ne alaka? Ona da geleceğiz elbet, önce hafiften paslanmış yazma ve parmak kaslarını biraz ısıtalım. :)

Biraz iş, en fazla da kişisel merak gereği bu aralar yapay zeka ile fazla haşır neşirim. Yenilik ve bilgiye karşı korkusuzca bir merak... Çünkü kovalık bunu gerektirir. Netflix'in yeni popüler bilim kurgu dizisi 3 Body Problem'de insanlıktan umudunu kestiği için uzaylıları dünyaya davet eden bilim kadını Ye Wenjie'nin de su katılmamış bir kova olduğunu iddia edebilir ama kanıtlayamam.

"Yapay zeka bizi köle kendine köle yapacak, işlerimizi elimizden alacak, bizi işsiz bırakacak" diye ağlaşıp kendisini görmezden gelmek de var. Ok yaydan çıkmış bir kere, kendisine insani dokunuşları en iyi yapan kazansın, o meşhum günler gelene kadar da biz onu en iyi şekilde kullanalım demek de. Bilimin askeri olarak bizim de safımız belli. Her şeyde olduğu gibi bunda da geleceğin insan soyuna getireceklerini zaman gösterecek.

Microsoft Bing'in yeni yapay zeka uygulaması Copilot'la iş gereği epey bir oynadıktan sonra biraz da şımarmak istedim. Kendisine bizim coğrafya için belki de en klişe soruyu sorarak cevabını bekledim.

- "Bana mutluluğun resmini çizebilir misin, Copilot?"

Hızlıca düşündü ve tabii ki sondaki Copilot hitabındaki coğrafi dokunuşu es geçerek, bulutların üzerinde ve gökkuşağının içinde mutlulukta gezinen bir pilot resimleyiverdi.


Kendisine ikinci bir deneme hakkı verdim ve bu defa soruyu "Bana mutluluğun resmini çizebilir misin?" olarak güncelledim.

Bu defa adeta bir cennet bahçesinde torunları ve evcil hayvanlarıyla mutlu ve güzel vakit geçiren büyük anne ve baba sahneleri resmetti. Bu denemedeki ortak figür ise yine, globalde mutluluk sembolü iken ülkemizde epeydir anlamsızca ve acımasızca yaftalanan, gökkuşağı oldu. Diğer dikkatimi çeken ise insanların en iyi ve en mutlu hallerinin kendi çocuklarındansa torunları birlikteyken hasıl olmasını yapay zekanın bile çözmesi oldu.

Copilot Türk olsaydı ne çizerdi diye düşündüm sonra. Ailecek yapılan, mutlu bir pazar kahvaltı sofrası olabilir miydi mesela? Ya da Ramazan dolayısıyla bir iftar sofrası?

Yan odadan gelen ütünün çağrısıyla yapay zeka destekli hayal dünyamdan hayatın kırışık gerçeklerine geri döndüm sonra. 

Kendi mutluluk sahnenizde güzelliklerle dolu bir pazar diliyorum. 



8 Mart 2024 Cuma

#KadınlaraYatırımYapın


 

Evet, her şeyi yapabiliriz! Ve biz yaparız, dünya değişir! Birleşmiş Milletlerin bu sene Dünya Kadınlar Günü için belirlediği tema ve konuşmalarda kullanılan hashtag  #KadınlaraYatırımYapın. Bu çağrının tüm dünyada "fırsat eşitliğinin" daha fazla ses bulmasını sağlamasını ve daha güzel yarınlara vesile olmasını tüm kalbimle diliyorum. Tüm kadınların "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" kutlu olsun!

Ve evet, AI yine iş başında. :))

30 Ocak 2024 Salı

Dağ Başını Duman Almış, Yürü Ya Şaşkın


Şurada anlatmıştım yıllar yıllar evvel; bir karışıklık olmuş da "yürü" komutunu"göç ya kulum" olarak mı anlamıştım acaba? Evet, o yazının üzerinden de bir ülke ve üç taşınma daha geçmiş olabilir ama cumayı 18.775, dünü de 19.041 adımla kapattıktan sonra idrak ettim ki kesinlikle, tam olarak, kendi manasıyla, "yürü" de denmiş. Yoksa bu yaşımda beni hunharca yürütmeye devam eden bahtsızlıklar komedyasının başka bir açıklaması olamaz.

Tamam yürümek sağlıklı, kişisel karbon ayak izini düşürmenin askeriyiz, zaten şu yaşına geldin tekerlekli taşıtlarla olan ilişkini de yoluna koyamadın falan filan fıstık da; ey hayat, bu orta yaşlı kadına biraz insaf mı etsen sen artık?

Hem zihinsel hem de bedensel olarak yangınlardayım, geçen senenin yıllık izninden kalan son iki günü hafta sonuna bağlamak suretiyle kullanayım, az biraz dinleneyim, az biraz tatildeki ergenimle vakit geçireyim diyerek girdiğim bu yolda bu kadar çok ve anlamsız yürüyeceğim elbet aklımın ucundan geçmezdi. "Tatilim bomboş, ayaklarımda bir sızı/ ateşe atılmış kor gibi bedenim yanıyor hala/ tatilim bomboş, gözümde yaşlarla, ayazda dona dona yürümekteyim." nağmeleri eşliğinde yürüdüm de yürüdüm.

O kadar yürümenin sonu en azından vuslata varmak olaydı iyiydi ama çıktığımız her iki yolun da sonunun çıkmazda olması bana yine kaderin bir oyunuuu... Bizim ergene sporcu lisansı çıkaracağız diye şehrin bir ucundan diğerine kapı kapı dolaş, "yanlış işlem yapılmış, şöyle böyle yapıp yine geleceksin" densin,  dön geri yine dolaş, lakin bir atılamayan tek bir imza nedeniyle tüm o uğraş ve çaba boşa gitsin. Aklını çıldırırsın ama bir şey de gelmez elinden. 

Sporla alakası en fazla izleme seviyesinde olan ben bonservis almak denilen şeyi bu yaşıma gelmişim ya televizyonda duymuşum ya da filmlerde. Onlarda da millet bonservisiyle bi çuval para götürüyor. Bizim de lisans yenileyebilmek için çocuğu önce transfer etmemiz gerekiyormuş ama bizim hikayede başa bela bir kağıt oldu çıktı kendisi. Hem yeni kulübe, takıma girecek diye, üzerine para verdik, hem de artık oynamadığı okul takımına, yarı yıl tatili nedeniyle, bonservis kağıdını imzalatamadık. Günün sonunda bir lisans uğruna saatlerce şehri tavaf ettik etmeye ama kendisini almayı başaramadık.

Bu sabah sözde tatilde dinlendireceğim, sızım sızım sızlayan yorgun bedenimi güçlükle yataktan kaldırırken böyle tatilin ızdırabına gelişine sövdüm bi ağız dolusu. Neyse ki özüme çabucak döndüm, 777 dedim aldım kabul ettim olanı biteni, geçip giden uuu bir tatilin daha üzerine üç süpürge, bir vileda çekip tamamına erdirdim. Darısı yine yeniden artık bir sonrakinin başına. Hem bak Şaşkın, yaş 50 olunca iki haftalık yıllık izin hakkına bir hafta daha ekliyorlarmış. Hadi yine iyisin. Şaşkın üç hafta izin almııış, yürüyelim arkadaşlaaaar... 


Dip Not: Fotoğrafın konumuzla bir alakası yok gibi de ama var gibi de :)). Yazıya uygun görsel ararken anılar arasından fırlayıverdi. 2017 senesinde iki arkadaş ve kızcelerimizle yaptığımız Braşov (Romanya) seyahatimizden. Teleferikle çıktığımız 960 m yüksekliğindeki Tampa Dağı'ndan kızcelerin isteği üzerine sisin içinde yürüyerek şehre inerken çekmiştim. Tabii ki çok yürümüş, kaybolmuş ve nihayet indiğimizde şehrin alakasız bir yerinde bulmuştuk kendimizi. 

26 Ocak 2024 Cuma

50 Beaaa


Orta Doğu ve Balkanların en tembel blogırı olarak günler sonra, sıradaki yazım bu fani dünyada geçirdiğim yarım asrın şerefine gelsin. 🎉 

Bir zamanların Casper lakaplı, keltoş bebesi dolu dolu yaşanmışlıklarla bugün tamı tamına 50. yaşına giriyor. Nasıl geçti habersiz diye tıngırdatırsam nameleri yalan olur. Neler sığdırmadım ki o yıllara. Evlat oldum, can parem kızıma anne oldum. Baş belası bir kardeş ve abla, biricik yeğenime teyze, arkadaşlarına Google Teyze, daha nicelerine çılgın teyze, kedi annesi, köpeklere fısıldayan kadın oldum. Öğrenci oldum, öğreten oldum ama en çok öğrenen oldum. Uzun saçlı, kısa saçlı, gözlüklü, gözlüksüz, sonra yine gözlüklü oldum. Çok çok ve güzel dostlar ve bir o kadar çok da beynimde yer işgal eden gerekli gereksiz bilgiler biriktirdim. Çok gezdim, çok çok şehir içi, şehirler arası, yetmedi ülkeler arası taşındım. Çok mutlu günlerim de oldu, çok mutsuz da. Geleni aldım, kabul ettim hayata hiç küsmedim. 50 de buyursun gelsin, 777 onu da aldım kabul ettim. :)) Zaten #yapayzeka ile anlaşma yaptım 100'de beni fıstık gibi bi avatar yapacak. 

#İyikidoğdumbeaaaa 🎉 🎉 🎉 


Sizleri geçip giden uuuu yıllarıma adadığım mini filmimle baş başa bırakırken fonda Felicità şarkısı çaldığını hayal etmenizi umuyorum. Müzik ekli olan versiyonu eklemedi çünkü blogırcım. Orijinali Al Bano & Romina Power çiftine ait olanı değil, Berlin dizisindeki Berlin & Damian versiyonunu ama. Öyle bir söylemişler ki beni benden aldı bu ara. Berlin dizisindeki bu klip tadındaki sahne ile izlemek istersen de durma tıkla gelsin. Ah o rahmetli Öztürk Serengil bu şarkıyı biz çocukken kafamıza "feliçita, öyle zayıf ki, öyle ince ki, sanki çıta" diye kazıyarak kodlamış. Bendeki fil hafızası da bi reset atmamış. Meğer nasıl da güzel sözleri varmış. :)

***

Mutluluk (Felicita)

El ele tutuşup, uzaklara gitmektir

Mutluluk

İnsanların arasındaki masum bakışın

Mutluluk

Çocuklar gibi yakın durmaktır

Mutluluk, mutluluk

Mutluluk

Tüylerden bir yastıktır, 

geçip giden nehrin suyudur

Perdelerin arkasından yağan yağmur

Mutluluk

Barışmak için ışığı karartıyor

Mutluluk, mutluluk

Mutluluk

Sandviçin yanında bir kadeh şarap mı

Mutluluk

çekmecenin içine bir not bırakmaktır

Mutluluk

Seni ne kadar sevdiğimi iki sesle söylemek

Mutluluk, mutluluk

Dinle, havada zaten

Bizim aşk şarkımız

Mutluluk tadında bir düşünce gibi

Hisset, havada zaten

Daha sıcak bir güneş ışığı

Mutluluk tadında bir gülümseme gibi

Mutluluk

Sürpriz bir akşam.

Radyo çalıyor.

Kalplerle dolu bir tebrik kartı

Mutluluk

Beklenmedik bir telefon görüşmesi

Mutluluk, mutluluk

Mutluluk

Geceleyin bir sahil, vuran dalga

Mutluluk

Sevgi dolu kalbin üzerinde bir el

Mutluluk

Tekrar yapmak için şafağı bekliyor

Mutluluk, mutluluk

Dinle, havada zaten

Bizim aşk şarkımız

Mutluluk tadında bir düşünce gibi

Hisset, havada zaten

Daha sıcak bir güneş ışığı

Mutluluk tadında bir gülümseme gibi

Hisset, havada zaten

Bizim aşk şarkımız

Mutluluk tadında bir düşünce gibi






12 Aralık 2023 Salı

Kafama Nereden Eserse Kuşağında Bugün- Yine Yeniden

Bir yeni Kafama Nerden Eserse Kuşağında Bugün'e hoş geldin sevgili okuyucu. Peşinen söyleyeyim bundan sonrası alemlerin ağır abisi John Wick hakkında ağır spoyler içerebilir. Son filmi taa Mart ayında vizyona girmiş seriyi henüz izlemeyip de "vay efendim ben tam da izleyecektim, oldu mu şimdi" diyecekleri sakince kenara alalım. 

"İlk ben izledim ki" spoylercılarından kendim de haz etmediğimden, yazıya girişmeden önce araştırmacı bılogırcılık kimliğimle üşenmedim sizler için spoyler zaman aşımı süresi neymiş araştırdım. Spoyler uyarı etiketi süresi TV dizileri için beş, filmler için yedi günmüş. Kaynak güvenilir mi bilmem ama onlar da üşenmemişler uzun uzadıya yazmışlar. Eforun hakkını verdim. Hem süre makul hem de işime geldi, hemencik ikna oldum. Eh bizimkinin üzerinden dokuz ay geçtiğine ve uyarımı da yaptığıma göre artık hakkında rahatça sallayabilirim.

Keanu Reeves'in esrarengiz bir alternatif bir evrende dur durak bilmeden, sinek avlar gibi adam öldürdüğü ilk üç filmi Amazon'da izlemiş, dördüncüyü dört gözle sinemada izlemeyi beklerken filmin 2 saat 49 dakikalık süresini duyunca izlemeyi dijital platformlara düşmesine bırakmıştım. Üzgünüm Keanucum ama senin yüzün suyun hürmetine bile o kadar saat sinemada oturmaya sabrım yok. Evet, sinema ta çocukluktan büyük aşkım ama artık o modern salonlarda ne o eski büyüsü kaldı benim için ne de süreleri git gide daha uzayan filmleri bir oturuşta bitirmeye tahammülüm.  Evlerde büyüyen ekranlar, artan görüntü ve ses kalitesi, dijital platformların sağladığı rahatlık, ilerleyen yaş, artan dikkat eksikliği, Halivud'un aksiyon filmlerini sinemada 3D zırvalığına mahkum etmesi, gözlüğün üstüne gözlük işkencesi gibi faktörler de sinema keyfini eve taşımaya diğer sebeplerim oldu yıllar içerisinde. Son darbeyi de, itiraf ediyorum, Romanya'da molasız, 4D izlemeye çalıştığım Dr. Who'da neredeyse altıma kaçıracak olmam indirdi. Filme girmeden hunharca bünyeye indirdiğim su ve kahvelerin hakkını verecek bir mesanemin olmaması, bu bilgiye sahip olmama rağmen şuursuzca içmeye devam etme aymazlığım ve ülke olarak taharet musluğundan sonraki en büyük icadımız "15 dakika sinema molası"nın yine taharet musluğu gibi dünyanın geri kalanında hala uygulama alanı bulamayışı gibi dış iç ve dış mihraklar da böylece en eski aşkımla arama girenler listesinde yerini almış oldu.

Yağmurlu ve amaçsız bir cumartesinin hakkını güzel bir film ile versem diyerek geçtiğim tv'nin karşısında günün sürprizi yine lanet-gelsin-Amazon'dan geldi. Kendisi ile bir süredir devam eden husumetim nedeniyle tv'sine de bakmıyordum epeydir. Çok-Acayip-Şahane-Muhteşem-Kasım çılgınlığından kedi maması ve kumu hariç alabildiğim topu topu tek bir vok tavayı 3 hafta teslim etmeyip, tüm aramalarıma ve mesajlarıma eski sevgili gibi ghosting muamelesi yapması, nihayetinde bu arada yüzde ellinin üzerinde zam görmüş ürüne cebren ve hileyle iade işlemi başlatması nedeniyle kendisiyle ilişki durumumuz karışık. Lakin listede John Wick: Chapter 4'ü görünce, ilişki durumumuzu hızlıca bir gözden geçirdim. Vokun ağlattığını bari John güldürsün dedim. Yine ikna oldum. Biraz kolay mı ikna oluyorumdur nedir?

Chapter 4 önceki filmleri aratmayacak bir tempo ile alemlere bilenmiş John Abimizin çölde at üstünde patır patır adam avlaması ile başladı. Adamceğiz ne güzel EYT'sini koymuş cebe, takılıyordu evceğizinde, o köpeği öldürmeyecektiniz be hacı. Kim bilir daha kaç yiğit niyazi olacak böyle böyle ellerinde?

Bill Skasgard'ın psikopat Marki'si şık bi detaydı, Caine ve Shimazu destansı. Continental'in yıkımı üzdü ve film vizyona girmeden sadece bir hafta önce ani bir kalp krizi ile aramızdan ayrılan Lance Reddick'in ikonik karakteri Charon'un da filmin hemen başında ölmesi ise ne yalan söyleyeyim hüzünlendirdi.

Yalnız, başına konan ödül milyor milyor artan John Paris'te bi sokaktan diğerine gidene kadar izlemediğimiz aksiyon kalmamışken kendisinin çölden, Osaka'ya oradan New York'a, ardından Berlin'e, derken Paris'e nasıl ve hangi vasıta ile seyahat edebildiğini yine bi türlü çözemedim. Tamam evren esrarengiz, dört film sonunda hala ne idüğü belirsiz bi evren. Adamın başına gelmeyen kalmıyor yine de ölmüyo, superhero gibi bişiy olsa gerek ama kıtalar arası lojistik işini nasıl hallediyor kısmı hala büyük muamma. Bi bakıyoruz hoop bi yerde oradan hoop başka bi yerde. Yahu yönetmen bey nasıl bi evren bu? Işınlanıyolar mı, portaldan mı akıyolar,  gözlerini kapatıp topuklarını birbirine mi vuruyolar,  ol diyo oluyo mu, nasıl oluyo bu iş? 

Bir diğer konu da adamlar kulübün ortasında bıçaklı, kılıçlı, tekmeli tokatlı silahlı birbirini haklarken ortamdaki dans etmeye dur duraksız devam eden insanlar. Onları da dünyada tüm o iklim krizi, savaşlar ve diğer saçmalıklar olurken umarsızsa yaşamaya devam eden biz insancıklar olarak okumlayıp yine bi hüzünlendim. Yaşlandım mı ne? John Wick izlerken hüzünlenip duran insan da ne bileyim...

Dövüş sahneleri yine epikti, lakin 2 saat 49 dakikalık süre boyunca bazı sahnelerde Gen Z gibi 3x - 4x mi izlesem diye düşünmedim değil. Filmi John Wick'in bir filmde öldürdüğü kişi sayısı kadar durdurup 3,5 saate yakın bir sürede tamamlayabildim. Bu arada son filmde sadece John'un öldürdüğü  kişi sayısı 151'miş ve dört filmin toplam skoru 438. Oturup da saymadım elbet, sayanların yalancısıyım. 

Filmin sonundaki o numarayı da yemedik Sayın Yönetmen Bey. Beşinci filmde Keanu artrit olur da merdivenlerde koşturamazsa diye cepte tutalım dediğiniz genç ve köpekli eleman ile intikam ateşi küllenmesin bacısını önümüze atıp, John Abimize helva kavuracağımızı sandıysanız yanılıyorsunuz. Ya da lütfen ama lütfen öyle olsun diyeyim, bi de yeri gelmişken bu görsel şölen için yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkür edeyim. :)


Bir Kafama Nereden Eserse Kuşağı daha burada sona ererken, siz değerli takipçilerime esenlikler dilerim. :))


Okumak İstersen:

Dip Not:

Görsel sadece metin tanımlama girilerek Mojo AI ile Canva'da oluşturuldu. Görsele sonradan eklediğim başlıkta kullandığım yazı karakterinin adının A Day Without Sun olması ise tamamen şanslı ve tatlı bir tesadüf. 

18 Kasım 2023 Cumartesi

Ben Bu Filmi Daha Önce de Görmüştüm

Ben bunun aynısını daha önce de yaşamıştım temalı yıllık iznimin ikinci yarısının neredeyse sonuna gelmiş bulunmaktayım. Evde boş boş oturup pinekleme, hunharca çitlemelik dizi izleme, yine bol miktarda yıkanıp da mevsim farkına rağmen hava muhalefeti nedeniyle kurumak bilmeyen çamaşırlar, kuruduklarında bitmek bilmeyen ütüler, yarım yamalak temizlik çabaları, tatilden beklentisini sadece "uyumak" olarak beyan eden bir ergen, tatilin belki de tek kazananı- nereye gitsem stalker edasıyla peşimden gelip, oturduğum anda üzerime çöken kediler. Velhasıl ben bu filmi daha önce de görmüştüm.

Tek fark, bu defa bir çelınca dahi lüzum görmemem ve belki de bundan sebep ilk bir kaç gününde işten pek yakayı kurtaramamam olabilir. Ruh durumum parçalı bulutlu olduğunda blogdan uzak durmam da cabası. "Yazmayınca okumama huyumu bari bir yoluna koysam en azından" diyorum kendime ama o da gökkuşağının çıktığı bir gündeki başka bir çelıncın liste başı olsun, bu seferlik mazur görün Şaşkın'ı sevgili komşularım. 

Çelınc olsun olmasın bu tatili de en azından bir yazı ile taçlandırabilsem diye zorluyorum kendimi. Fonda Cranberries albümü çalıyor. Ahh Dolores, turna yemişli kekim, nasıl da erken ayrıldın aramızdan. O iç titreten hüzünlü sesin çok da yardımcı olmuyor açıkçası neşeli bir şeyler yazmaya. "Bu böyle olmayacak, abi azıcık göbek atalım yaa..." diyerek soluğu bir yutub, İnji'de alıyorum. Göbeği oturduğum yerde atıp bu sırada ilhamın parmaklarımın ucuna dolmasını beklerken telefondan gelen bildirim sesiyle dikkatim dağılıyor. 

Duolingolingoşişeler'de Erkenci Kuş Sandığım hazırmış. Ödülü bedavadan alıp bir derse katılmamak olmaz elbet. İlk seti tam puanla tamamlamanın gazıyla, bir tane daha yapıp, yazmaya geri dönüyorum. Diğer sekmede İnji yerini Dirty Dancing albümüne bırakmış. She's like the wind çalarken biraz da gençlik aşkım Patrick'e hüzünleniyorum. O hüzünle melun melun etrafa bakınırken gözüm yine telefona takılıyor. İyi de sandığı açmamışım, açmayınca çarpı iki puanları da almamışın ki ben. Boşa gitmesin puancıklar diyerek iki ders daha tamamlıyorum. Artikellere bir kez daha en derin saygılarımı saydırmayı, pardon sunmayı ihmal etmiyorum.

Gün geceye kavuşuyor. Sonunda pes edip, kısık da olsa çalıştırdığım kombi önce evi, sonra içimi hafiften ısıtmaya başlıyor. İşle başlayan bir sohbetin, akabinde anında yeni bir hobiye evrilecek tavsiyeyi beraberinde getirmesi ise tatile işi taşı(r)manın sürpriz hediyesi oluveriyor. Yeni oyuncağım Adobe Üretken Yapay Zeka marifetiyle bizim Yuki Oğlan minnak bi şövalyeye dönüşüveriyor. 

Toraman Kara Bela Yuki Oğlan

Kendi fotoğrafım üzerinde yaptığım bir kaç denemede beni yaşlı ve çirkin kadın ya da genç bir erkek yapması ise ne yalan söyleyeyim hassas kalbimi bir miktar incitiyor. Yapay zekayla bile gençleşememenin acısını kalbime gömüp kendimi yeni kedi çalışmalarına adıyorum. Çıkan sonuçların çılgın şirinlikleriyle bir nebze gönlümü almayı başarıyor YZ.

Romen Prensesi Köpük Hanım


İstanbullu Fıstık Kız


İzmir Güzeli Paspas Hanım


Yazıyı yayına vermek üzereyken dışarıda hava patlıyor. Fırtına, şiddetli yağmur ve AFAD uyarısına dahil daha ne ararsan. Son Hava Bükücü adının hakkını bir kez daha hakkıyla veriyor ve tam da bir Şaşkın tatiline yakışır bir kapanış yaşanıyor.

 

Önceki Tatilde Neler Olmuş Okumak İstersen:


Dinlemek İstersen:









29 Ekim 2023 Pazar

#ÇokYaşaCumhuriyet

Balkanlar ve Kafkasya'dan taşıdıkları köklerini, kendilerine yeni yurt eyledikleri İstanbul, İzmir ve Bursa'da tekrar kökleyen bir soyun,

Cumhuriyetin 6. yaşına doğmuş bir babanın, 

Son 80 yılına şahitlik eden bir annenin,

Son 49 yılını bizzat deneyimleyen 

Atatürk sevgisi ve Atatürk'ün cumhuriyet değerleriyle yetişmiş kızıyım. 

Vizyonu çağının çok ötesinde bir lidere sahip olmaktan büyük bir gurur, kendisine bize armağan ettiği cumhuriyet ve cumhuriyetin tüm kazanımları için her daim şükran duyuyorum.

Başta Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal olmak üzere; açtığı yolda yoluna yoldaşlık eden, gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyen, bugün Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutlayabilmemizi mümkün kılan tüm kahramanlara sevgi, saygı ve minnet ile...

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız ve Cumhuriyetimizin 100. Yılı kutlu olsun! #ÇokYaşaCumhuriyet


13 Ağustos 2023 Pazar

Bir Tatil, İki Çelınc, Bir de Z Raporu

"Ben dünyaya mutlu, kaygısız bir hayat sürmek için değil büyük eserler yaratmak için gelmişim."

İmza: Beethoven

"Ben dünyaya tertipli, düzenli bir ev hayatı sürmek için değil göçebe yaşamak için gelmişim."

İmza: Şaşkın

Tatil gibi çelınc da olmayınca olmuyor sevgili blog. Tatilin bitmesine bir şafak kala kendim ettim kendim buldum duble çelıncımın birisinden çaktığımı itiraf ediyorum. Arada bir telefondan maillerime göz atsam da iş bilgisayarını açmamayı başarıyorum. Lakin ev toplama ve eve usulünce yerleşme etabı çoğunlukla hüsranla sonuçlanıyor. Başlayıp da bitirebildiğim tek görev salon tül perdelerinin yıkanması olurken, diğerleri hep yarım yamalak olarak kayıtlara geçiyor. Hoş zebra storların yıkanmaya gönderilebilmesi son cumartesiyi bulunca perde görevi de aslında tam olarak tamamlanmamış oluyor ama kendime az da olsa kredi verebilmek için görevde parçalı seçicilik yapıyorum.

"Bu defa olacak bak, bu işi başaracağız" telkinleriyle giriştiğim; büyük miktarla benim, bir miktar da azman oğlan Yuki'nin marifetiyle çıfıt çarşısına dönmüş gardrobumu düzenlenleme görevini hava muhalefeti sabote ediyor. "Bu çöl sıcağında yarım saate kururlar, sonra da toplar temiz temiz kaldırırım" diye diye çamaşır sepetine doldurduğum yığınlar, havanın aniden kapayıp yoğun bir neme boğulmasıyla günlerce kurumak bilmiyorlar. Her gittiğim yerin havasını değiştirmek suretiyle kazandığım Son Hava Bükücü lakabımın hakkını yine veriyorum. Bu defa bir yere gitmeme bile gerek kalmıyor, tatile girmiş olmam yetiyor. 

Taşınırken çekmecelerin içinden büyükçe bir kutuya hunharca boşalttığım bir takım kırtasiye, evrak ve bilimum ıvır zıvır eşya, hepsini topluca çöpe atmama ramak kala, kendilerini iki yeni çekmecede buluveriyorlar. Bir kısmı yarı düzenlenmiş halde ilk çekmecede, kalanı karman çorman vaziyette, "amaaan bunları da sonra yaparım çekmecesinde. 

Seneler önce okuduğum bir röportajda "dünyayı titiz kadınlar kirletiyor" diyordu kendisine çok hak verdiğim bir uzman. Sosyal medya ve temizlik avcısı Kadir sağ olsun, bunların bir de erkek versiyonları çıkıp duruyor şimdi sürekli karşıma. Akışımda, nereden geldiğini anlayamadığım bir enerjiyle, haşır huşur temizlik yapıp duruyorlar. Yetmiyor sporlarını, yüz, vücut bakımlarınını da ihmal etmiyorlar.  Sevgili Instargam Kadir'i temizliği için değil, aşırı komik bulduğum için takip ediyorum. Bırak evi süper titiz temizlemeyi, kendimi kuru fırçalamayı; bazı geceler yüzümü yıkamaya mecalim olmuyor. Sıradan çinko karbon pillerimle bu Duracell bombalarını izlemek stres yaratıyor bünyede. Lütfen rica ediyorum sal beni diğerlerinden. Adam tatilden gelmiş; bavulunu önce buharlayıp sonra şakır şukur yıkıyor. Benimse üzerinden neredeyse iki hafta geçen iş seyahatimin bavulu daha ancak tam olarak boşalıp da yerini buluyor ama bu "yerini bulmak" içindekilerin bir kısmını hala kapsamıyor. 

Yarım görev listesinde sıralamaya bile giremeyenler var bir de. Bir evi yuva yapmanın ince detaylarından tablolar, taşınma kutusundan çıkıp da bırakıldıkları büfenin içinde, hüzünle yeni yerlerini beklemeye devam ediyorlar. 

"Sen ne yapmaya çalışıyor da yapamıyorsun bu kadar?" diye soruyor büyük bir şaşkınlıkla hemşirem. "Dolap, çekmece yerleştirme falan ama yok işte" diyorum "olmuyor, yapamıyorum". "Ben bu düzen ve intizam işini ne yapsam beceremiyorum. Bir türlü başlayamıyorum, başlayınca dağılıp bitiremiyorum. Günün sonunda yapamamış olmak da bende aşırı strese neden oluyor. Ben bu dünyaya eve yerleşmek için gelmemişim işte, bunu artık kabullenip, kendimi bu gereksiz stresten arındırmam gerekiyor". "Peki ne için gelmişsin, müdür?"diyor hemşire. "Ne bileyim; elimde bavulum, sırtımda çantam otel odalarında gezgin, göçebe bir hayat için ve bu anormal maaş, kira dinamiğinde pek yakın bir gelecekte olacak olan da bu belki de." 

Konuşmanın hemen ertesi sabahı Instargam algoritması takip etmediğim bir hesaptan karşıma çıkarıyor bu post'u.

Photo credit: https://www.instagram.com/p/CvLMLN8yq_g/
 

* Stres ve rahatlama kelimelerinin birleşiminden oluşan ve Türkçeleştirmeyi başaramadığım bu uydurmasyon kelime "o esnada sizi strese sokan şey üzerinde çalışmadığınız için, dinlenme/rahatlama eyleminin burnunuzdan fitil fitil gelmesi ve sizi daha bi çok strese sokması"  anlamına geliyor imiş. "Rahat totona mı battı" özlü sözümüzün, az daha süslenip fiil haline getirilmişi özetle.

Bir haftadır yaşadığım karın ağrısını bilfiil fiil yapmışlar. Post yapıp gözüme sokmuşlar. Sonra Şaşkın Hanım hep diyorsun matriks de matriks, hadi bakalım buyrun vat is matriks? 

Yazı bitmeden bir gece daha sabahına kavuşuyor. Acar muhabiriniz son şafağın sabahından bildiriyor. Havada hafiften ödevini yine tatilin son gününe bırakmış tembel öğrenci gerginliği. Lakin balkon serin, kahvem güzel. Eveet eller havaya, hep beraber söylüyoruuuz: "işlere vur bir zımba, rumba da rumba rumba..."(O esnada Şaşkın: rumba, roomba, robotu açıp yerlerin kabasını alma fikri çık kafamdan..)


8 Ağustos 2023 Salı

Sahi Ya Hakikaten Neden?

İş yerinde sene-i devriyemiz dolunca payımıza düşen yıllık izin hakkımızın şahsıma düşen ilk yarısını icra eylemek üzere evdeyim. Gönül isterdi kızgın kumlardan serin sulara atlayayım, şezlongdan kitaplı, ojeli sıtoriler paylaşayım. Bazen sadece olmaz ya da öyle olması gerekir. Darısı önümüzdeki maçlara. Tatilin iyisi kötüsü olmaz neticede; hakkını da bir şekilde vermem lazım nihayetinde. Bak sen, mani gibi konuştum yine. Falım sakız bak sen işine.

Şaşkın'ın dünyasına az biraz aşina olanların tahmin edebileceği üzere, bu tatilin hakkını verme yolu kendim ettim kendim buldum çelınclarından geçiyor.  Yoooo, bu defa her güne bir yazı çelıncı yapacak değilim Sevgili Komşu. O bir kereye mahsus denendi, bitti çılgınca ve bu tatilde zihnim böyle bir şartlamaya razı değil. Kendisini serbest bıraktım, yazarsa arada ne ala.

Bu defaki çelıncım duble: iş bilgisayarını hiç bir surette açmamak ve bir sene olmuş yerleşemediğim eve artık bi zahmet iyice ve usulünce yerleşmek. İlkini sanki bu defa başarabilirim gibi de tam bir ADHD çukuru olan ikincisinde bahisleri kendime yatırmazdım sanki. Üstelik listeye ikinciyi yaparken kendimi sakatlamama, ofise yorgun argın dönmeme gibi koşulları da eklemem gerekiyor ama ne yalan söyleyeyim bu konuda da kendime çok güvenemiyorum. 

Hem fiziksel hem de mental olarak aşırı derecede yorgun olsam da bomboş oturmak bünyeme aykırı. İlle kendimi şuursuz bir aksiyon içerisinde bulup, dertsiz başa çeşit çeşit, rengarenk çoraplar öreceğim. Yoksa aklı selim bi insan neden gece yarısı, deli dürtmüş gibi, mutfak penceresine plisel perde aparatı uydurmaya çalışsın? Gavurun aparatı senin Törkiş pimapen kapına olmuyor işte, bu neyin artizliği? Hadi söktün ettin, bi şekil şükül, bari doğru dürüst çift taraflı bant almayı becereydin. Ya da uyusaydın da az dinlendireydin şu neler ettiğin bedeni a zalım.

Hafta sonunu kapsayan ilk iki gün evde; kavurucu sıcaklarda otobüsteki dayılar gibi buram buram terleyerek, yan gelip yatma ile perde sökme, yıkama, asma, aman da yeni sezon dizilerim gelmiş haydi maratonayla şu yerleri bi süpürüp viledalayayım, koltukları aha da böyle çevirsem olur muydu ki marjinal geçişleri arasında geçip gidiveriyor. Sıcaklık ferman dinlemiyor, bu yaz günü çok acı. Evden dışarı adım atmadan vücudumdaki tüm hücrelerimden ve gözeneklerimden 49 yıllık terimi bir hafta sonunda akıtıyorum. 

Tuvalette okuyacak bir şey bulamazsa etiket okurgillerden gözlerim pembe bir şişeye takılıyor bir ara. "Memleket ekönömisinin malum durumunda acaba muadil ürün almayı çok mu abarttın Şaşkın, Neden marka deterjanı ne ara, nerden buldun da aldın?" diye hayatımı sorgularken buluyorum kendimi. Yaşlı gözlerim bunun aslında bir yumuşatıcı olduğunu, Yumoş'u ve göbüşünden sansürlü emektar ayıcığını seçiyor epey sonra. Mesleki deformasyon kısacık bi molada bile yakamı bırakmıyor. Etiketi yapanı ayrı, onaylayanı ayrı merak ediyorum. Sahi ya NEDEN böyle şeyler yapıp, bizim aklımızla oynuyorsunuz pek sayın reklamcı hanımlar beyler? 

Sahi ya hakkaten Neden? Hani yaptınız böyle bir şey; sanki sonuna 
bir soru işareti falan eklese miydiniz? Sadece soruyorum. :)

 

31 Temmuz 2023 Pazartesi

Geçip Giden Zamanları...


Zaman ve beden algısı nicedir ara ara kafamı bırkalayan konulardan biri. O ne ola ki derseniz: insanın kendini küçükken büyük, büyüdüğünde küçük, küçükken kendinden büyükleri çok büyük, büyüdüğünde kendinden küçükleri kendine akran görmesi fenomeni diyebilirim kısaca. Epeydir çeşitli vesilelerle yazmak istediğim konulardan biriydi de Netflix'de yayınlanan Wham! belgeseli ve izlerken bende bıraktığı duygular oldu sonunda yazdıran. 

Andrew Ridgeley ve George Michael'dan oluşan Wham! grubu 80'ler Türkiye'sinin şartlarında ne kadar popüler olabilirse o kadar popülerdi ama yabancı pop müziği biraz Sezer Cumhur Önal'dan, biraz Blue Jean dergisinden, biraz da iki kanallı Yunan televizyonundan takip eden bizlerin gönlünde yeri büyüktü. Komşu kızı H. pek çokları gibi Georgecuydu da doğuştan muhalefet ben aynı doğum gününü paylaştığımız Andyci. Dergileri ve kasetleri H. alır, o okuyup dinledikten sonra sıra bize gelirdi.

Annelerimizin kuşağı için Beatles'ın, çocuklarımızınki için One Direction'ın dağılması gibi bir şeydi biz kendilerini tam keşfetmişken dağılıvermesi. Double kaset olarak çıkan o efsane son albümleri The Final'ı, dağılmanın asılsız bir söylentiden ibaret olmasını umarak, buruk bir heyecanla beklemiştik.

Zihnimde o günlerin yansımasında bir geç kız var, George ve Andy de yaşını başını almış yetişkin erkekler.  İşin şaşırtıcı gerçeğini ise belgesel çarpıyor bir anda yüzüme. The Final albümünün çıkış tarihi 1986. Şaşkın henüz 12 yaşında bir ergen adayı, yüzlerinde ergenlik sivilceleriyle George ve Andy ise topu topu 23 yaşındalar. Bir yıl sonra, George Michael kişisel tarihime satın aldığım ilk albüm olarak giren,  Faith'i çıkardığında yaşım benim Küçük Ergen'le bir, George'unki ise yeğenimle. Bir onların bugünkü hallerine bakıyorum, bir de zihnimdeki ergen Şaşkın ve George'a. Birşeyler oturmuyor yerine.

İlerleyen yıllarda George'un dolaptan çıkması annelerimiz için Rock Hudson, bir sonraki nesil için Ricky Martin benzeri bir şok dalgası yaratsa da bünyemizde, romantik şarkıların prensi olarak yerini korumuştu gönlümüzde. Ve 2016'da, şu anki yaşımdan sadece 4 yaş büyük olarak, veda edip gitti bizlere. Ölüm haberini alışım dün gibi aklımda. Bir twit bırakıyorum dünün Twitter'ı bugünün X'ine. George artık hep 53 yaşında, ben ise bir ay sonra 43. Halbuki 60'larının ortasındaymış gibi düşünmüşüm niyeyse. Birşeyler hala oturmuyor yerine.



Bundan yaklaşık bir on sene kadar önce, Valide Sultanla genç kızlık kankisi, nurlarda uyusun sevgili G. Teyze bir kapı önü sohbetlerinde, kıkırdayarak bir maceralarını anmışlardı "yaşlanınca torunlara anlatırız" diyerek. "Geldiniz yetmiş yaşınıza yahu, daha ne zaman yaşlanacaksınız?" demiştim en küstah, en patavatsız halimle. "Terbiyesiz, genciz biz daha" diye yapıştırıvermişti cevabı Valide Sultan. Bugün 80 yaşında onun yine aynı cevabı verme ve biz çocukları için de ne yalan söyleyeyim arada kendisini 20-30 yaş genç sanma potansiyeli var.

Bir dönüp üniversiteden yeni mezun olmuş, kendini bir şey sanan 21 yaşındaki Şaşkın'a bakıyorum. Bir de dönüp 24-25 yaşında daha çalışmaya yeni başlamış günümüz gençlerine. Diyorum en fazla bunların lacivertiymişsin işte, ama gel gör yaşanırken hiç öyle değil.

Küçük Ergen diyor ki "ha 49 ha 50, yarı yüz. Yaşlısın işte." Onun yaşlarındayken en fazla 30'ların sonlarında olan teyzelerimi nasıl da kocaman gördüğümü hatırlıyorum. Ben onların yanında neredeyse anane kalıyorum şu yaşımda.

Sevgili Komşu Günün Çorbası sormuş "yaşlandığını nasıl anlarsın" diye bak burada ve bu yorum bırakmışım altına:

"Shot bardaklarını evdeki velede rafadan yumurtalık olarak kullanmaya başladığım gündü sanırım sorunun cevabı bende. Ve evet, orta yaşlıdan hallice anne olanlar sınıfındanım. Yoksa o üzerime annelik olgunluğunun çöktüğü gündü de, uzun zamandır ortada bir shot bardağı bile olmadığı gerçeğine aymam mıydı tam olarak? :))

Bi de bunun iş versiyonu var ki sanki o daha bi acıklı. Yeni işe başlamışsın, ofisin taze çiçeği olduğun günler daha dün gibi, bi enerji dalıyorsun ortama. Mesai arkadaşlarının doğum tarihleri boomerlık level'ını belirleyene dek. Sonrası gençliğine saygı duruşu, yaşlılığın milli marşı Batsın Bu Dünya, kapanış. :))"

Anlamışım gibi bilmiş bilmiş yazmışım ama gerçekten anlayıp anlamadığım ya da hissedip hissetmediğim aslında şüpheli. Vücudumu hala 30 yaşımdaymış gibi sanarak hırpaladığım, beklentimi karşılayamadığı noktalarda aslını kabullenemeyişim şahit. 

Küçükken büyük, büyükken küçük hissettiğim
geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam...
Sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem
göz yaşıma dalıp dalıp gençliğimi hatırlarım... 


18 Temmuz 2023 Salı

Şaşkınca Aforizma

Bugüne, bitmeden söyleyeceğim tek bir sözüm var:

"Hiç kimse, hiçbir şeyi yapmasaydı, herkes çok mutlu olurdu."

-Şaşkın

Hadi bakalım size aforizma da yazdım, bıraktım buraya. Dileyen dilediği gibi yorumlamakta serbest.


16 Temmuz 2023 Pazar

Matrix Şansını Zorluyordu, Şaşkın Boyun Eğmiyordu

Sakin, ziyadesiyle tembel bir pazar günü. Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak diyorlar. Sıcak bir yandan Köpük'ün ısrarla hadi kalk da benimle ilgilen miyavlaması bir yandan, erkenden uyanıyorum. "Maman da var, suyun da, e öyleyse niye maaav" ünlemem koridorun tam olarak enine boyuna paralel ortasındaki sürprizle sona eriyor. Bir pazar sabahına kedi def'i haceti ile gözünü açmak gibisi yok ne de olsa. Olayın faili içlerinden hangisi bilemesem de savcısı Köpük Hanım bir an önce temizlemem konusunda ısrarcı. Ortalıkta görünmemeye çalışan Yuki Oğlan olağan şüpheli olarak kayıtlara geçiyor. İkisi de yapmaz normalde böyle şeyler ama akşam stres olmuştu yavrucaklar diyorum, hem yeri hem de tuvaletlerini güzelce temizliyorum.

Küçük Ergen, ergen saatiyle erkene tekabül eden bir saatte kalkıp Büyütannesine kahvaltıya gidiyor. Sözünü tuttuğu için gururlu bir teşekkür yolluyorum kendisine. Biz geride kalanlar evde kendimize serin bir köşe arıyoruz yayılacak ama nafile. Zaten mekan seçeneklerimiz de bir gece önce yaşadığımız macera sonrası yatak odasıyla kısıtlı.

Gece sıcaktan ter içinde, per perişan otururken uyduruk bir film eşliğinde; küçücük bir esintiden medet umduğumuz açık balkon kapısından minnak bir yarasa dalıveriyor bir anda içeri. Yarasa şaşkın, kediler şaşkın, ben hepten Şaşkın. Yarasa dönüp duruyor çılgınca salonunun ortasında ama bir türlü yolunu çıkış bulamıyor. Kediler önce avcı modlarını aktive edip hayvancağızı yakalamaya çalışıyorlar, sonra ikisi de bu tekinsiz davetsiz misafirden tırsıp bir köşeye siniyorlar. Bense ne yarasayı çıkarabiliyorum dışarı ne de kedileri. O hengamede birden gözden kayboluyor yarasa. 

Seneler evvel, hem de karnım burnumda hamileyken, benzer yaşanmışlıklarım var. Valide Sultan'la salonda oturuyoruz, doğuma az kalmış. Dalıveriyor bir cengaver içeri. Hamileyken kadınların kafası bi başka çalışıyor. Ya çocukla beraber kuduz olursak diye alıyor beni bir telaş. Kendimi yatak odasına kapatıyorum. Bir süre sonra Valide Sultan çağırıyor "çıktı, gel hadi" diyerek. İnanıp gidiyorum da başında oturduğum bilgisayar masasının arkasından, saklandığı yerden çıkıveriyor bizimki aniden. Apartman görevlimiz Super Mario Ahmet Abi, bir koşu gelip kurtarıcım oluyor eksik olmasın sonra.  

Daha günün sabahı haber okumuşum "AB'den kuş gribi uyarısı: kedileri, köpekleri dışarı salmayın" diye. Tecrübe de böyle olunca, önce kedileri çıkarıyorum salondan, sonra salonun her yerini iyice kontrol ediyorum, en nihayetinde de saklandıysa bir yere diye imtina ile salonun kapısını kapatıp çıkıyorum dışarı. Bir pırpır sesi duysam geri gidip olaya müdahale edeceğim ama odaya gidince uyku ağır basıyor. Sabah ola hayrola...

"Eğer çıkmadıysa geceyi beklemen gerek" diyor, sabah durumu anlattığım hemşirem. Gotham'ı keşfe çıkmış Batman gibi kendisini göstermesini bekleyeceğiz madem, oturup odada blog yazayım diyorum. Kafamda günlerdir cümle cümle demlenen bir konu var yazmak istediğim. Bloga girince gözüm komşulara kayıyor önce. Oku, yorum yaz derken dağılıyorum yine. Araya reklam alıp, kendimi mutfakta buluyorum bir anda. Bir hafta olmuş patlıcanları alalı bozuldu bozulacaklar, kapya biberler de keza öyle. İki domatesle birlikte fırına közlenmeye atıyor, sonra da salça ve baharat ilaveli ezme bir sos haline getiriyorum kendilerini. Akşam için difrizden çıkardığım kanatları marine etmek için sos hazırlıyorum arkasından. Terbiyeli tavuk restoranının acı sosunu da katar iken içine, paketi sıyırmak için parmaklamasaydım iyiydi diye içleniyorum yana yakıla. Baktım zaten yanıyor parmacıklarım, yoğuruveriyorum şöyle güzelcene kanatları sos ile. 

Cıkcıklama hemen lütfen hijyen teyze, 
Ellerim tertemiz. 
Bilimsel ispatını ne güzel anlatmış 
Nazan Hoca burada gel izleyelim 
Boldur laktobasillus bakterilerim benim
Lezzeti burdan gelir yemeklerimin 
Ben değil bilim söylüyor şekerim :)


Bir sos, bir tavuk soslama ve bir abuk şiir sonrası bir görevi daha başarmanın mutluluğu ve gururuyla blogun başına dönüyorum.

Konu başkasına evrilmiş çoktan. Diğerini taslaklara kaydet, buradan devam derken telefon geliyor tanımadığım bir numaradan.  Numara tanıdık değil ama arayan çok bi tanıdık. "Anne ben telefonumun pin kodunu kilitledim; merak etme yoldayım, geliyorum" diyor, otobüsteki birinden ödünç istediği telefondan benim Küçük Ergen pür telaş. Çok geçmeden geliyor da. 

Canı sıkılan ergen telefonunun şifresiyle oynarmış misali; bunu da gece gece birşey dürtmüş, ben yarasa kovalar iken o da şifresini değiştirmiş. Sonra da ne yaptığını unutmuş. Telefon da her nasılsa biyometrik girişi bloke edip şifre de şifre diye tutturmuş. Sim kodunu bloke etmiş olsa puk kodu var ama telefonun kodunu mümkünatı yok bulup da açamıyoruz. Samsung hesabına ulaşıp yapmayı deniyoruz iki korumalı giriş eski Romanya hattına mesaj atıyor. Samsung tabletinden hesaba erişmeye çalışıyoruz, tablet açılmıyor. Google hesabından telefonumu bul uygulaması üzerinden deniyoruz, telefonu buluyor ama blokeyi kaldırmıyor. Yaklaşık bir saatin sonunda pes ediyor ve yine Google üzerinden fabrika ayarlarına getirmek suretiyle telefonu yeni doğmuş bir bebek gibi açmayı başarıyoruz. 

Telefon pin kodu muharebesi sürerken iki arada bi derede fırına attığım kanatlar, patates eşliğinde pişiyor bu arada. Yarasa içerideyse bile gündüz gözüyle çıkmaz diye kendimizi ikna edip, Gossip Girl eşliğinde yemeği indiriyoruz mideye. Kedileri ne olur diye salona almayıp koridora sürgün bırakıyoruz.

Yemek sonrası Küçük Ergen'in ertesi sabah tekrar kaybolmaması için antremana gideceği okula keşif turuna çıkıyoruz. Giderken ben, dönüşte o yürüyelim diye ısrar ediyoruz. Nefes nefese çıkarken yokuşu, yürüme fikrini ilk ortaya atan kendime kallavi bir selam yolluyor, iki durak sonra gelen ilk otobüse attırıyorum kendimizi. 

Hava kararmaya yakın eve giriyoruz. Yapılmayan ütüler, Batman ve blog beni bekliyor. "Be heey gidi Matrix, daha üç gün olmuş tüm tuşlara basıp Mario gibi zıp zıp zıplatmışsın beni. Ondan survive etmişim ben, bu ne ola ki yanında" diyerek kendisine artizlik yapıyorum hafif yollu. Arada bir de kafamı salon kapısından sokup bakıyorum; hafiften tırsıyor, çıktı mı çıkmadı mı namussuz bir türlü emin olamıyorum. 



14 Temmuz 2023 Cuma

Matrix'te Absürt Bir Gün

Matrix'teki Sahip'in canı çok sıkılmış da dur şunu bi trolleyeyim diyerek tüm tuşlara bastığı günlerden biri bu sanırım. Yoksa bir güne bu kadar bahtsızlık, saçmalık ve ters giden iş sığdırılamaz.

Yumurta kapıya dayanmış ajanstan tasarım gelmez, tedarikçiden teklif. Gelen tasarıma yönetimden onay gelmez. Onayı olana ise teklif. Bir haftadır Azer Bülbül gibi titreye titreye çalışan ekran kablosu işlerin en curcuna halinde "e hadi bana iyi günleeer" çeker. Yenisi için çoktan verildi sanılan sipariş de anlaşılır ki aslında yoğmuştur. 

Sabah voleybol antremanına gidecek olan Küçük Ergen otobüsten beni arar. Daha varmadım diyince işkillenirim. Şunun şurasında topu topu 5 durak gidecek, yürüse gitse 25 dakikalık mesafe. Nasıl varamamış olabilir ki? Konum paylaşımına bir bakarım ki zat-ı şahaneleri tam tersi yönde yol almakta, tamı tamına 20 durak geride. Derim otur oturduğun yerde, ring sefer bu mecbur aynı otobüsle geri döneceksin. Oturur oturmaya ama bu defa da durak isimlerini karıştırıp bir durak sonra iner. Bir panik, bir telaş, zaten geç kalmış, ağladı ağlayacak. Telefondan konumuna baka baka komut vermeye çalışarak gideceği yeri buldurmaya çalışırım ama elemanda sağ, sol, ileri, geri, düz komutları çalışmaz. 

Tam onu adrese ulaştırır telefonu kaparım ki bu defa Valide Sultan arar. "Ben hastanedeyim ama senin dün yaptığın ödeme sistemde görünmüyormuş". Randevuyu almışım, parasını ödemişim, dekontu da göndermişim kendisine ama sistemde nasılsa  şeytan almış götürmüş, buhar olmuş. Derim ne yapabilirim ki te buralardan? "Doğru" der "ne yapabilirsin ki?" Kapatır bir telaş "tamam ben hallederim" diye mırıldanarak.

Öğlen olur o hengamede. Saat 12'yi geçmiş gene farkında bile değilim. Bari bi yemek yiyeyim kendime geleyim. Çorbamın içinden kocaman, kara bi kıl çıkar. Yarısından çoğunu içmeden çıkaydı bari derim da kime derim. Eh ulan Matrix! 

Tasarım da teklifler de hala gelmez. Yine telefon çalar, yine Küçük Ergen arar. Markete çıkmışmış ama ne olmuşmuş? Tabii ki anahtarını evde unutmuşmuş. Ben buna niye şaşırmıyorum? Sunduğum alternatiflerden alternatif beğenmez, hiç biri kombinine ya da saçı başına uymaz. En sonunda "senin ofise geleyim" der, lakin iki vasıta ile gelinecek yol tarifine benim ne gücüm yeter, ne de psikolojik durumum el verir. 

Dışarısı kırk derece falan, alev alev yanar. "Otur oturduğun yerde, ben gelirim eve" derim. Toplayıp tası tarağı, işi eve taşırım. 

Eve gelen Şaşkın uslu durur mu? Salon kedi tüyünden batmış çıkmıştır. Bilgisayar açılırken robotu çalıştırırım. İki defa üst üste su haznesini salonun ortasına bırakıp kuru kuruya çalışır. Matrix'in hakkı üçtür derim. Üçüncüde ancak başarırız el birliğiyle. 

Teklifler, onaylar, tasarımlar hepsi sonunda gelir ama hepsi geç gelir. İş bilgisayarını kapayıp Matrix'teki Sahip'e bir miktar saydırmak için emektar düldüle geçerim. Bu satırları yazarken gün biter. Veda ederim bu absürt güne, Sahip'e hitaben bir mani ile... 

Ey Sahip
eğlendiysen dün yeterince
bi sal artık beni yeni günde
bastın durdun tüm tuşlara 
şaştım kaldım tüm yaşananlara
gel anlaşalım şöylece
bitirelim bu saçmalığı güzelce
girdiğimiz şu cuma günü hatrına
yalvarırım zorlama sabrımı daha da




Etiketler

#100.Yıl #29Ekim (1) #8mart (1) #accelerateaction (1) #ağacımadokunma (1) #AilemizinGurusu (1) #anılar (8) #ArtRecreation (1) #ayrıyazılır (1) #bavulculuk (2) #benimadam (2) #BigSis (1) #bing #ai (1) #Caillou (1) #canımbabam (1) #coronatürmort (1) #Covid19Günceleri (3) #Dark (2) #dikkateksikliğisendromu (4) #doğruyazınkardeeeşim (1) #doğumgünü (3) #dünyakadınlargünü (1) #GameofThrones (4) #GeorgeR.R.Martin (5) #GiveToGain (1) #göçebe (6) #göçmenkadınlar (1) #gurbetçilik (7) #hemşire (1) #hemşirelik (6) #Hıdırellez (2) #IWD2026 (1) #içindenalmanyageçenyazılar (5) #İçindenAlmanyageçenyazılar (3) #içindenciddiyetgeçenyazılar (20) #içindenfilmgeçenyazılar (2) #içindenhüzüngeçenyazılar (2) #içindenistanbulgeçenyazılar (5) #içindenizmirgeçenyazılar (8) #İçindenMatrixGeçenyazılar (14) #içindenmizahgeçenyazılar (70) #içindenmutlulukgeçenyazılar (8) #içindenromanyageçenyazılar (2) #içindenşarkısözügeçenyazılar (33) #içindenşiirgeçenyazılar (17) #ileridönüşüm (2) #kafamaneredenesersekuşağı (5) #karantinahalleri (3) #Kayu (1) #kedigünlükleri (4) #kendimenotlar (8) #kim-olduğunu-bilirsin-sen (5) #küçükbirader (2) #küçükergen (9) #küçükkankam (7) #küçükördek (20) #lakap (1) #lost (1) #Marduk (2) #mercekbulut (1) #mim (10) #mindfulness (1) #mutluluk (3) #mylittlefeltstuff (4) #özürdilerimsezenaksu (1) #RIP (11) #seçmesaçmalar (1) #sevgiligünlük (1) #sevgililergünü (2) #SeziKalkavan (1) #soneryalçınlütfenbanakızma (1) #sonhavabükücü (2) #sonsuztemizlikdöngüsü (5) #şaşkın (42) #ŞaşkınınADHDGünlüğü (7) #ŞaşkınınAÖFmaceraları (10) #ŞaşkınınBayramÇelıncı (4) #şaşkınınsevgililergünüdileği (3) #şaşkınjunior (1) #şaşkınmutfakta (6) #şaşkınya (1) #tatil (1) #telekom (1) #uykusuzluk (1) #ValideSultan (18) #vallahidebunlarhepmizah (1) #yapayzeka (2) ArtRecreation (1)