14 Aralık 2009 Pazartesi

Göbeğimin Kordonu Attım Gitti Ben Onu...Peki Ya İyi Bir Lohusa Şerbeti Nasıl Yapılır?

Elalem çocuğunun göbeğini Oxford’un mu, Harvard’ın mı yoksa Seda Sayan’ın bahçesine mi gömse diye düşüne dursun ananesi bizim kızın yeni düşmüş göbeğini hooop çöpe atıverdi. Allahtan annesi bu duruma hazırlıklıydı da hemen müdahale edip kızını gelecekteki potansiyel çöpçülük kariyerinden kurtarabildi.

Anane böyleyken babanne boş durur mu? O da misafire soğuk su niyetine cinle aromatize edilip soğutulmuş lohusa şerbeti ikram etmek suretiyle neşemize neşe kattı. Gerçi şerbete yanlışlıkla katılıveren cin de en Gordon’undan hakiki cindi de misafir nankörlük edip kıymetini bilemedi o ayrı.


Bizim aileden daha çoook macera çıkar ancak bu kadarı hazır aklıma gelmişken unutmamak adına kısa da olsa tarihe not düşeyim dedim.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Şaşkın Junior


İçiyor, sızıyor, hıçkırıyor, geğiriyor. Evimizde bir süredir Adsız bir Sütkolik yaşıyor.

Büyük köşe yazarı pozlarında sürekli derin derin düşünüyor ve bir bildiği olsa gerek ki bir yandan da hepimize nah çekip duruyor.

Dövüş sanatlarında usta. Çok pis saç çekiyor, tırmalıyor, sağlam kafa atıyor.

En çok omuzda uyumayı, yıkanmayı ve altı açılınca serbest atış çiş yapmayı seviyor.

Aynı zamanda bir rocker. Brian Setzer'den This Cat's on a Hot Tin Roof'a bayılıyor. Bon Jovi'den I'll be There For You dinliyor.

Sevmedikleri de var tabii. Eldiven giymeyi, uyurken kollarının battaniyenin içinde kalmasını, altının bağlanmasını hiç sevmiyor.

Aramıza katılalı sadece 32 gün oldu ama bütün dünyamız o oldu.

Ela kızım, benim çikin kızım. İyi ki geldin, iyi ki bütün dünyamız oldun. Bir de ortalığı yıkmasan da günler sonra başlayabildiğim şu yazıyı tamamlayabilsem...

5 Kasım 2009 Perşembe

Şakacı

Önce ben geliyorum artık dedi, hepimizi iki hafta boyunca ha bugün ha yarın diye diye bekletti. Sonra da ekmek kordondan su anneden yaşamın keyfi daha cazip gelip vazgeçti. En nihayet bugün Küçük Kadın bu duruma müdahale etmeye karar verdi. Bugün adabıyla geldi geldi. Gelmedi yarın cebren ve hile yoluyla dışarı çıkartmaya çalışacağız inşallah bizim küçük şakacıyı.

Hele biz kendisiyle bir tanışalım sonra seyir defterimize de misafir ederiz. Şimdi ne yapsam, ne etsem, kendimi sokaklara mı vursam, Flashforward'ın kalan dört bölümünü mü izlesem bu son özgür saatlerimde???

27 Ekim 2009 Salı

Karnı Burnunda...Hastane Yollarında...

Bizim kız ilk ben artık geliyorum sinyalini verdi. Artık sayılacak günler değil saatlerimiz kaldı hayırlısıyla. Sinyali verdi vermesine ama tutturdu ananem, teyzem, dayım, halam bi de kuzen gelsin öyle doğacağım diye. Biz de sürecin devamının gelmesi için küçük hanımın keyfini bekliyoruz.

Bir yere kaybolmuyoruz ancak güzel bir mecburiyetten bir süreliğine kapalı olacağız. En kısa zamanda görüşebilmek üzere...

15 Ekim 2009 Perşembe

Ablam Ablam

Saat geç oldu ve aslında bizim artık yatmamız lazım. Ancak küçük hanım eğer teyzesinin doğumgününü kutlamadan yatarsak beni sabaha kadar tekmelemekle tehdit etti. Sabaha bırakırsak sen uyanamazsın sonra çok geç kalırız diye de ekledi. Hem son dediğinde haklıydı hem de sabaha kadar koca patileriyle tepiklenmeyi gözüm yemedi doğrusu.

Üç kardeşin ve bir de
Evren’in (!!!) büyüğü olan ailemizin ablasının bugün doğumgünü. Ayrı şehirlerde geçen okul yılları hariç kaç sene var ki ilk defa bugününde yanında olamayacağım. İşte bu yüzden içim biraz buruk. Hal böyle olunca kendisinin on yıl önce bana yaptığı sürprizin benzerini bu defa ben mi ona yapsam o zaman en azından o buraya gelir diye düşündüm. Ona da bizim kız “Hoop şaşkın anne beni karıştırma bu işe. Tamam ben de isterim teyzemle bir an önce tanışmak ama benim burada daha rahatım yerinde” diye itiraz etti. E bu durumda da yazmak ve aramaktan başka yapacak birşey kalmadı.

Ablam ablam bilirim ki sen de benim adam gibi sevmezsin fazla doğumgünü kutlamalarını. Tamam ama ben de hem kutlamazsam hem de böyle cümle aleme duyurmazsam çatlarım. Yeni yaşında sana, sağlık, mutluluk vs gibi standart tüm dilekler bir yana, hepsinden önce artık kendine ve hobilerine ayırabileceğin bol bol keyifli vakit diliyorum. Bir de seni çok ama pek çok seviyorum.

Aslında şöyle fiyakalı bir ablam ablam yazısı yazmak istiyordum ama bu edepsiz kız fazla oturunca fıkırdamaya, fıkırdayınca da canımı acıtmaya başlıyor. Dolayısıyla bu doğumgününde iyi halden beraatimi arz ve rica ediyorum ablam ablam canım ablam.

13 Ekim 2009 Salı

Stüdyo Tipi Göbekte Dubleks Bebek

Ana kız sessiz sedasız tek vücutta iki kişi gittik ve kazasız belasız öylece de döndük İstanbul’dan. Gezmek değil görmekti sevdiklerimi, özlediklerimi bu defaki yolculuğun amacı. Evde aile saadeti, İstinye Park’ta kadim dostlarla buluşma derken amacına sonuna dek ulaştı.

Tam ucunda gidip tam da zamanında dönmüş olduğumuzu ise döndükten sonra anladım. Fıldır fıldır sokaklarda gezdiğimiz zamanlar meğer artık hayal imiş. Allah beslendiği damarlara zeval vermesin bizim kız maşallah öyle bir büyüyüverdi ki ta İstanbul’a gidip gelen bu bünye iki sokak öteye yürüse nefes nefese kalmaya, azıcık bir iş yapsa yorulmaya başladı. Üstelik bizim mütevazi stüdyo tipi göbekte dubleks boy bebek artık nasıl bir şekilde durmaya çalışıyorsa bir yerde beş dakikadan fazla oturduğumda midesine taş doldurulmuş kırmızı başlıklı kurt gibi de kıvranıyorum. Bilgisayar başında o beş dakikayı doldurduğum için işte yine sağdan sağdan vurmaya başladı bizim velet. En iyisi artık gidip yastıklar arasına gömülüp biraz uyumaya çalışmalı.

2 Ekim 2009 Cuma

Köprüden Önce Son Çıkış: Küçük Bir İstanbul Kaçamağı

Bu hafta sonu köprüden önce son çıkış misali seyahat edebilmem için son bir fırsatım var. Benim adamın öneri ve teşviği İDO'nun yeni Bursa - Kabataş hattının dayanılmaz cazibesi, benim gezenti ruhum, küçük kankamın ısrarlı çağrışları ve yaşayan bilir İstanbul özlemi ile birleşti 34 haftalık göbeğim ve ben bugün İstanbul'a doğru yola çıkıyoruz. Küçük hanımla da anlaşma yaptık. O beni üzmeyecek ve yollarda sürpriz yapmaya kalkışmayacak ben de çok dikkatli olacağım. Hatta "sen bana değil asıl kendine bak sakar şey" dediğini duyar gibi oldum da duymazdan geldim.

Pazartesi akşam kısmetse tekrar Bursa'dayız. Blogger yine huysuzluk yapıp da bana sayfalarını açmakta direnmezse de aynı zamanda yayındayız.

11 Eylül 2009 Cuma

Bu Hafta Neler Öğrendim: Kendime Uyarılar


Asla

... bir filmin içeriğini tam olarak araştırmadan annenle birlikte izlemeye kalkma. Yoksa romantik komedi diye açtığın filmin ilk sahnesinde baş rol oyuncusunun takımları ile tanışıp ne yapacağını şaşırabilirsin. Hele ki böyle bir hata yaptın asla ve asla filmi izlemeye devam etme. Daha ilk sahnede adam sivildi diyorum devamında ne olmasını bekliyorsun ki? Peter Bretter sonunda
Sarah Marshall’ı unutmuş olabilir ama acilen unutması gereken asıl kişi benim.

... hormonların her türlü tavan yaptığı hamilelik, PMS vb. durumlarda P.S. I Love You filmini izleme. Aynı hatayı ikinci defa hiç yapma.

... belli bir marka suyun kaynadığında diğerlerine göre daha çabuk bittiği ya da spagetti makarnanın kırılarak yapıldığında daha çok olduğunu iddia eden annene itiraz etme. Unutma: anne mantığının olduğu yerde ne fizik ne kimya ne de evrensel diğer bilim kanunlarının hiç biri işlemez. Anneler her zaman haklıdır.


... iki anneyle birlikte alışverişe çıkma. Çıkarsan da neler aldırmaya kalktıklarına şaşırma. Altı üstü bir adet hastane geceliği alacağını sanırken üç gecelik, bir sabahlık ve bir pijama ile eve dönebilirsin. Ya da kendini daha bir gün önce başka almaya ihtiyaç olmadığı konusunda konsensusa varıldığını düşündüğün nevresim takımlarına ümitsizce bakıyorken bulabilirsin. Bir üst maddedeki kuralı hatırla. Sabırlı ve nazik ol.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Gördüm... Duydum... Merak Ettim... Şaşırdım...

Gördüm ki sakal pardon yaz tatilini tamamlayan Ali Kırca ekranlara Şirin Baba kıvamında geri dönmüş. Umre dönüşü sakallı Ertuğrul Özkök görmeye bizi hazırlamak mı istedi yoksa bu konuda öncülüğü Ertuğrul’a kaptırmak mı istemedi merak ettim.

Deniz kenarında kurulu, dört tarafı ve tepesi açık balık lokantasında “rüzgar almayan bir yere” oturmak isteyen bir kadın gördüm. Kadın kaprisinin varabileceği nokta konusunda şaşırdım.

Titanik adında bir düğün salonu gördüm. Tamam bir işletmeye isim bulmak bir çocuğa isim vermek kadar zordur da bir düğün salonuna neden uğursuz gemi Titanik’in adını verilir ki? Bu evlenen çiftlere “iyi halt ediyorsunuz” demenin bir şekli midir? Peki bu düğün salonunda evlenme cesaretini gösteren çiftler ilk danslarını “Kimler Geldi, Kimler Geçti” şarkısı eşliğinde yaparlar mı, merak ettim.

Aynı programda Ahmet Çakar’ı kel, Hasan Şaş’ı saçlı gördüm. Saçsız olanı değil ama saçlı olanı ilk bakışta tanıyamadım. Bu işe hem şaşırdım hem de hangisi hangisine özenmiş merak ettim.

30 Ağustos 2009 Pazar

Tembel, Tombul Koala


Son bir haftadır gördüğüm her yastığa başımı koyup sürekli olarak uyuduğumdan kendimi tembel, tombul bir koala gibi hissediyorum.

Geçenlerde Evren "seni çeçen sineği mi soktu yoksa?" diye sordu. Kibar ve iyi bir insan olduğum için öyle bir sinek olmadığını yüzüne vurmadım! Zaten hadi diyelim çeçe sineğinin biri hiç üşenmeyip kalktı te Afrikalardan buralara kadar uçtu geldiyse bırakalım da soksun hayvenceğiz, hak etmiştir o kadarını. Bunun için ismini tartışmaya değmez.

Son dört yıldır çocuk suretine bürünmüş bir cüce üzerinde uygulamalı annelik ihtisasını yapmakta olan Dilek ise konuya başka bir açıdan yaklaştı ve "Bugünler ileride uykusuz geçireceğin günler için sana verilen ilahi bir hediye, kıymetini bil kızım" diyerek bu sürekli uyku halimi legalize etmem için teşvikte bulundu. Deneyimli arkadaşların sözünü dinlemek gerek düsturundan hareketle beslenme, boşaltım vb. zorunlu ihtiyaçlar haricinde pek bir güzel uyumaya devam ediyorum. Tek sorun okaliptüs dallarının tükenmeye başlaması. Şimdi müsadenizle yerinden kımıldamadan gıda tedarikinin yapılabilmesi hususlarını birinci elden öğrenmek üzere bir koalayla görüşmeye gidiyorum. Yatak odası da pek uzak geldi, şuracıkta koltuğa mı kıvrılıversem acaba?

26 Ağustos 2009 Çarşamba

İşte Geldim Burdayım

Halbuki ta cennetten bağlantı kurup haftaya burdayız diye atıp tuttuk ama şartlar yazmaya elverişli olmayınca sözümüz yalan oldu.

"Cennetten indim şehire, sıcak değdi tenime, terliyorum şapır şupur, nerde gircez şimdi biz denize" nağmeleri eşliğinde normal hayata uyum süreci,

küçük hanımın yatak odasının montajı,

pis boğazımın konuyla hiç ama hiç alakası yok, "yedi aylık göbeğinle hala fıldır fıldır geziyorsun, bi otur artık oturduğun yerdecilerin" nazarına gelip bir gece ansızın bastıran kusma ve ishal nöbetiyle hastanelik olma ve adına serum denen ilginç şeyle ilk tanışma,

ve en nihayet haftasonu İstanbul'dan gelen ağır misafirlerimiz derken bir hafta su gibi geçip gidiverdi.


Hastanelik olma ve akabinde patates ve pirinç lapasına talim kısmı can sıkıcıydı belki ama küçük kardeş ve küçük kankamın ziyarete gelişi hepsini unutturuverdi. İkisini de öyle çok özlemişim ki küçük kankamın yaz okulu olmasa bu kadar çabuk dönmelerine kesinlikle gönlüm razı olmazdı. Benim artık uzunca bir süre İstanbul'a gitmem zor olacağından onların arayı fazla açmadan bir sonraki gelişlerini dört gözle bekliyorum.

Daha yazmayı gönül ister ama yemeğin içine domates niyetine rendelediğim işaret parmağım sağ olsun yazmayı güçleştiriyor ve malesef bizim kız da sandalyede uzun süre oturmayı pek sevmiyor. Anlatılacak hikayeler çok aslında. Şimdilik bu kadar ama artık buralardayım ya yavaş yavaş onları da yazarız.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Küçük Bir Not

Sahip defterini ne unuttu ne kaybetti. Sadece yazamadı. Bu defa her zamanki gibi tembellik de değildi nedeni. Aklı varken vakti, vakti varken aklı yoktu. Buna çılgın teknolojiden uzakta bir cennete seyahat de eklenince defter uzunca bir süre sahipsiz kaldı. Şimdi, tam da denizin kollarına atmadan önce kendini, cennette küçük bir kaçamak yapıp bu durumu deftere not düşmek istedi. Cennette tatilin bitmesine az kaldı. Haftaya yine buralarda olacağız inşallah.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Uykumu Kaçıranlar...

Gece saat onikiyi epeyce geçmişti. Hamileliğin en yeni numarası, her nedense geceleri musallat olan mide yanması belası nedeniyle uzun süre yatakta debelendikten sonra nerdeyse uyumaya hazırdım ki büyük bir patırtı koptu. Önce karşı dairedeki iki buçukluk yercücesi, terörist veledin yeni bir macerası sandım. Kendisi ki boyundan büyük çığlıkları, mutfak tezgahına tırmanıp tencere devirmek gibi marifetleri ile meşhurdur. Derken sokaktan “buraya mı giriyoruz komserim” diye bir ses geldi. Akabindeki gürültülerden anlaşıldı ki istikamet bizim apartman, hedef karşı daire, vukuat ise aile içi şiddetli kavga idi. Her ne olmuşsa olmuş nazik ve sakin görünümlü komşularımız kapıya polisin dayanmasıyla sonuçlanan şiddetli bir kavgaya tutuşmuştu. Ufaklığın çığlıklarıysa bu defa yaramazlıktan değil korkudandı. O ufaktı, belki de o geceyi ileride hiç hatırlamayacaktı ama aklım ister istemez yedi yaşındaki ablasına takıldı kaldı. Onunla birlikte gözümün önüne geldi kendi yedi yaşım, evdeki kavgaları duymamak için kuytulara sığınışım, bitmesi için geceleri tanrıya yakarışım... Fiziki şiddet olmazdı belki evimizde ama yüksek sesli her kavga çocuk yüreğimde küçük küçük yaralar açardı her defasında. Dün gece uykumu kaçıran ne gürültüydü ne de yaklaşık bir saat sonra ikinci defa gelen polislerin yanlışlıkla bizim kapıyı çalması. O küçük kızın ömrü boyunca dün geceyi babasının annesinin üzerine yürüdüğü, annesinin sinir krizi geçirdiği, polislerin eve geldiği ve babasının evi terk ettiği gün olarak hatırlayacak olmasıydı. Kavgalar, tartışmalar her evde olması mümkün hayatın tatsız gerçeklerinden biri belki. Yoksa da engellemenin bir yolu, yine de, ille de olacaksa bari en azından “çocuklar duymasa”, küçük yürekleri kavgalardan muaf olsa...

9 Temmuz 2009 Perşembe

Babam Derdi ki...

Yeni doldurmuş olduğum tuz kavanozu elimden hızla düşüp tuz buz olurken kulağımda yankılanan telefonla konuşmakta olduğum Evren değil babamın sesi oldu: “tek elle göt yıkanır evladım”.

Rahmetli babam bilge adamdı. Az ama öz, biraz da argolu konuşurdu ancak sözleri kendine has mizah anlayışıyla renklenen küçük küçük hayat öğretileri de içerirdi. Bana göre işte bu da onlardan biriydi. O yıllar “siyaseten doğruluk” kavramının memleket sınırlarına henüz uğramadığı eski güzel günlerdi. Bu nedenle bu cümleden ne tek elliler gocunurdu, ne de söyleyen lafın bu şekilde algılanabileceğini düşünürdü.

Dikkat dağınıklığı sendromundan muzdarip ancak o yıllarda bu kavram da henüz hayatımıza girmediğinden “sadece” dikkatsiz ve hatta baştan savmacı sayılan, üzerine bir de felaket derecede sakar olan kızına bir işi yaparken dikkatli olması ve sadece o işi yapmasını hatırlatan uyarılardan biriydi en fazla.

Benzer bir durum karşısında valide sultandan duyduğum cümleyse, ki çok defalar işitmişimdir, daha kibar ama eleştirel bir yaklaşımla “e be kızım elin işte gözün oynaşta” olurdu.

Tuz buz olmuş kavanozdan geriye kalan parçaları ve mutfağın dört bir köşesine yayılan tuz tanelerini temizlemeye çalışırken “baba sözü dinlemezsen işte böyle olur” diye diye aklıma ne geldiyse saydırdım kendime. En azından telefonu kapatmıştım.

Tek bir işe odaklanamayıp aynı anda bir sürü işi yapmaya çalışma huyum nedeniyle mesela asla doğru dürüst temizlik yapamam ben. Salonu temizlerken birden yatak odasını toplamaya başlarım, o sırada çöp atmaya mutfağa giderim ki bi bakmışım ocağı siliyorum, oradan da tuvaleti ovmaya gitmem muhtemeldir. Telefonla konuştuğum kişilerden genelde sitemkar bir sesle şunu duyarım: “Sen müsait değilsin galiba, sonra arayayım istersen”. Yahu şunun şurasında seninle konuşurken bulaşık makinesini boşaltıyorum / çamaşır asıyorum ne var yani bunda? Bu yazıyı yazarken de arada kaç tane iş yaptım saymadım, sayamadım. Şimdi de aklımda bir sürü iş var yapacak. Derken bir de çay daveti aldım ki beş çayına asla hayır diyemem. Çay uğruna yazıyı sonlandırırken ben, babamın sesiydi duyduğum "anası kılıklı ne olacak, beş çayın da eksik kalmasın" diye fısıldadı kulağıma.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Canımın Yarısına...

Biliyorum sen hiç sevmiyorsun. Bu nedenle kutlamak da yasak, hediye de, benim pişirmeyi çok sevdiğim için yapmaya bahane aradığım pastalar da.

Bense bugünü çok seviyorum. Tek bir sebepten. Senelerden bir sene yine bugünken yarımımı tamamlamak üzere dünyaya geldiğin için.

Evet söz verdim ama kutlama(ma) için, hediye için, pasta için... Sözüm blogdan dışarıydı o yüzden bu sayılmaz :))

Sevgili benim adam,
canımın yarısı,
kızımızın babası,

İyi ki doğdun,
İyi ki canımın yarısı oldun
Seni çok seviyorum.

25 Haziran 2009 Perşembe

Her Tatilin Bir Bitişi Var

Her gidişin bir dönüşü, her tatilin bir bitişi var. Denizi, güneşi Ruslara bıraktık döndük geldik evimize. Artık klasikleştiği üzere her tatil dönüşü mim cadısı bir mim bırakıp bizim kapının önüne kaçıyor. Yine baktık ki, yok itiraf ediyorum bakmamıştım bile telefonda öğrendim, nur topu gibi bir mimimiz olmuş. Benden âlâ saçmalayan mı var, iki yazıda bir saçmalıyorum zaten dedim dinletemedim. Onlar seçmeymiş, ille ki özel bir saçmalama yazmak gerekirmiş. İyi de yediğin içtiğin göbeğine yarasın bize gördüklerini anlat diye yalvaran, günlerdir ihmal ettiğimiz bir kısım okuyucumuz da var. Onları da düşünmek lazım değil mi efenim. O bakımdan özel olarak saçmalama bir sonraki yazımıza kalsın diyerek bugünkü konumuza bir girizgah yapalım artık. Tamam, tamam onu da itiraf ediyorum yok öyle bir kısım okuyucu. Böyle yazınca daha bir fiyakalı oldu gibi geldi, içimdeki şöhret canavarı uyandı, kendimi önemli bir yazar falan gibi hissettim.

En son ben can sıkıntısından hafif çaplı saçmalıyordum ve küçük kadının tatile çıkmama izin verip vermeyeceği muammasında kalmıştık. Küçük kadın pazar günü yola çıkmama ve pazartesiden itibaren de denize girmeme izin verince ilk durağımız Kaş, ardından Beldibi olmak üzere vurduk kendimizi pür neşe yollara. On saat süren Bursa-Kaş arasındaki yolculuğumuzun Afyon’a kadar olan kısmına kadar fosur fosur uyudum, geri kalanında gördüğüm bütün tuvaletlere girdim, trafik çevirmesinde çok bekleyince işlemi yapan polise kendimizi acındırmak adına tüm yüzsüzlüğümle hamilecilik şirinliği yaptım, yolun Gönbe-Kaş arasındaki dön baba dön virajlarında tıngır mıngır yol alırken “dağdan bir kız geliyor döne döne” şarkısını mırıldanarak açlıktan ağladım, en nihayet Kaş’a vardığımızda o güzelim denizi görünce giremeyeceğim için içimden okkalı bir küfür salladım, mevsim gereği olsa gerek pansiyonların pazarlıkla daha da ucuzlayan fiyatlarına lokantaların ise Alaçatı ayarındaki fahiş fiyatlarına şaşırdım, biraz yol yorgunluğu biraz da güzel havanın etkisiyle uzun zamandır ilk defa gece mışıl mışıl uyudum.

Kaş’ta bir gecenin ardından sözde Beldibi’ne, özde Rusya Federasyonu’na tabi tatil köyümüze geldik. Antalya’nın çeşitli yörelerine bir kaç defa gitmişliğim vardır ancak şimdiye kadar hiç yaz aylarında burada bulunmamıştım. Dolayısıyla sabahın sekizinde daha benim sadece bir gözüm açılmış kahvaltı salonuna gitmeye çalışırken tepeye çoktan çıkmış olan güneşle bu ilk tanışmam oldu. Gözünü sevdiğimin Çeşme’sinin deli deli esen rüzgarı ben sana kurban olurum.

Ben güneşten köşe bucak kaçarken yurdumun en güzel tesislerini nicedir ele geçirmiş bizlere nispet tatil yapan Rus turistlerin de şifresini çözmüş bulundum. İlk başlarda boyları cola dolabı, bacakları ise ortalama bir Türk kadınının boyu uzunluğunda olan, bembeyaz tenleriyle hiç bir şey olmadan sabahtan akşama kadar havuz başında oturabilen Rus kadınlarını, havuz başından sadece sek votka shutları atmak için ayrılan Rus erkeklerini gördüğümde evet dedim üstün ırk diye birşey gerçekten var. Ben de bir anadan doğdum ancak diğer fiziksel özellikleri yekten geçtim, öğlen vakti bir saat havuz başında bıraksalar tavuk çevirmeye döner, üstüne bir de hastanelik olurum. Hele ki burada güneş tehlikeli denilen saatlerin başlangıcı sayılan 11’i de beklemeyip 8 hadi bilemedin 9’da alenen yakmaya başlıyor. Adamlar ise sabah sekiz akşam altı güneş altında sefa yapıyorlar. Derken, aniden uzaylı görmüş Mustafa Topaloğlu gibi hakikate aydınlandım. Ne üstün ırk diye birşey var ne de bu gördüğümüz Ruslar gerçekten insan evladı. Normal ve aklı başında bir insan evladının, hem de gönüllü olarak, ki bizim ikoncan meclisten dışarı, bu kadar saat güneş altında kavrulmadan kalabilmesi mümkün ve olası değil kardeşim. Bunların hepsi Putin’in başının altından çıkıyor. Bizim tatilde sandığımız ancak “her Rus yoldaş kendi enerjisini kendi üretsin projesi” kapsamında ülkemize gönderilen bu güzel insanlar aslında havuz başında sabah sekiz akşam altı mesaisi yapıyorlar. Gün boyunca da vücutlarına yerleştirilen çiplerle güneş enerjimizi depolayıp, alenen güneşimizi çalıyorlar. Burnumuzun dibinde gerçekleşen bu komployu ortaya çıkarmış olmaktan dolayı kendimle ne kadar gurur duysam azdır. Tüm bunlara rağmen sırf havuz başında mesai yaptıkları ve Beldibi’nin güzel denizini benim gibi deniz aşıklarına bıraktıkları için Rusları sevdiğime karar verdim ve konuyu yetkili mercilere bildirmeyi erteledim.

Komplo teorileri üretmek haricinde dışarıya çıkıp insan içine karışabildiğim saat dört ve altı arasında bol bol yüzdüm, öğlenleri benim adamla odada keyif yapıp yanımızda getirdiğimiz mini minicik dw sayesinde Mentalist seyrettik, iki yaşlarında bir Rus kızına yemek yerken ağzını kocaman açıp içindekileri karşısındakine göstermeyi, yine aynı yaşlardaki bir Türk kızına ise benim adamı pataklatmak suretiyle şimdiden erkekleri dövmeyi öğrettim, çok ve derin uyudum, pek güzel pek de dinlendirici bir tatil geçirdim.

On saatlik gidiş yoluna dokuz saatlik dönüşü ekledik yuvamıza geri döndük. Şimdi bir düşündüm de o kadar yol kahrımı çeken, gık desem tuvalet bulan, guk desem karnımı doyuran, kendi direksiyon sallarken utanmadan saatlerce uyumama müsade eden sevgili benim adama yeterince teşekkür ettim mi acaba bilemedim.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Seçme Saçmalamalar

Aslında Özgür Kız Nil’in maden suyu reklam cıngılı ile Ajdar’ın Çikita Muz’u arasındaki müthiş benzerlik hakkında bir güzelleme yazmaya niyetlenmiştim ama geç kalmışım. Meğer ben reklamı izleyene kadar bu benzerlik çoktan sanal aleme mevzu olmuş, bugün de (yazıyı yayına verene kadar dün oldu) gazetelere düşmüş. Ajdar’ın kıymetini bilmeyenler, hor görenler utansın ben daha ne diyim. Evet hep birlikte söylüyoruz: muz gibiyim muz muuuuz...

***

Ahmet Çakar’ın yarışma programında Denizci Sinbad’ı Andersen’in masalı, Hamlet’i İskoç Kralı, Portekiz’i Afrika’da bir ülke zanneden yurdum insanlarını gördükçe sarışınlığımdan şüpheye düşüyorum.

***

Ne zamandır yoktu sanki ortalıklarda. Altın Kelebek ödül töreni kırmızı halı merasiminde görüyorum ve zaplamaya anında son veriyorum. Ben büyüyünce Gönül Yazar olmak istiyorum.

***

Allison DuBois da gaipten rüyalar görüyor ama o gördükleriyle cinayetleri falan çözüyor. Kendisinden rüya tabirleri üzerine özel ders almak için teşebbüste bulunmayı planlıyorum. Gaipten benim rüyalarıma gelenler ise dedikoducu komşu teyze gibi eşi dostu dikizlemekten ibaret. Kim evleniyor, kim boşanıyor, kim çocuk yapıyor, iş değiştiriyor gibi zaten kısa bir süre sonra birinci ağızdan öğreneceğim bilgileri neden görürüm rüyalarımda işte burası muamma. Bunları göreceğine şu sayısalın rakamlarını görsen de bir işe yarasa, hayatımız kurtulsa diyen çok da o kadarını becerebilsem paraya para demezdim di mi güzel kardeşim. Ismarlama rüyaya yatar o biçim para kazanırdım. İşin kötüsü insan bu kadar rüya görür de kendine bir faydası olmaz mı? Yok işte, kendime ilişkin olan bütün rüyalarım da bilinçaltımın çektiği kurgusal çalışmalardan ibaret. Azcık üzerinde kafa yorsam film senaryosu bile çıkar içlerinden. Siz yine de bana yamuk yapmaya kalkmayın çok pis rüya görürüm, demedi demeyin.

***

Doktordu, amniyosentezdi derken neredeyse bütün hafta evdeydim. Hafiften sıyırmam ondandır. Bu nedenle saçmalamamı maruz görün. Sabah küçük kadını ziyaret var. Eğer icazet verirse pazar günü benim adamla birlikte yollara düşeceğiz. Önce Kaş, ardından Kemer bizleri bekler. Bu nedenle önümüzdeki hafta kapalıyız, siz siz olunuz kendinize iyi davranınız.

5 Haziran 2009 Cuma

Abur... Cubur... Obur... Azıcık Yesem Ne Olur?

Şu an itibariyle kafamı içi ruffles dolu koca bir kasenin içine daldırmak istiyorum. Evet, evet tam olarak bunu yapmak istiyorum. Bunu yapmam için gereken tek şey kapıyı açmak, asansöre binmek ve hemen aşağıdaki bakkala gidip bir koca paket ruffles almak. Peki beni engelleyen saatin gece onbire yaklaşmış olması mı? Hayır. Saat hiç bir zaman engel olamadı. Peki ne? Korku. Korktuğum kim? Yarın sabah 9'da beni bekleyen o küçük kadın. Evet itiraf ediyorum o küçük kadını sevmekle birlikte fena halde de tırsıyorum. Sabah tartıya çıktığımda sırf gece yemiş olduğum ruffleslar yüzünden fazla çıkmaktan ve yine fazla kilo almışsın diye azar işitmekten korkuyorum! Keşke bu sabah tartılmış olsaydım diye düşünüyorum. Yarın sabah bugünkü kilomu söylerdim, rufflesların marifetinden haberi olmazdı diye düşünmeye devam ediyorum. Derken aklıma dün yediğim çiğ börekler geliyor. Tüh bu sabah da olmazmış ya perşembe günü mü tartılsaydım acaba? Ama anane onları ufacık ufacık yapmıştı. Tam da annemin yaptığı gibi. Dışarıda yapılanlar gibi kocaman kocaman değil. Küçük, dolayısıyla daha az kalorili, yani sayılmaz. Konuya bu açıdan bakınca rahatlıyorum. Keşke bu sabah tartılsaydım diye düşünüyorum tekrar. Çıtır çıtır rufflesları aklımdan çıkaramıyorum. Bakkal hala açık, hala çıkıp alabilme şansım var. Derken gözümün önüne yine o küçük kadın geliyor. Kaşlarını kaldırıp "olmuyor Şaşkın hanım olmuyor, böyle gidersen bebek değil bizon yavrusu doğuracaksın" diyor. Hani dilediğini yeme özgürlüğüydü hamilelik diyorum. Yok öyle birşey o eskidendi, çok eskiden diyor. O dediğin şarkı sözü değil miydi diyorum. Arka sokaktaki pastanenin bahçesinde her gece sergilenen canlı müzik salonda yankılanmaya devam ediyor. Aynı solist kız, aynı Sezen Aksu şarkılarını, aynı tonda söylerken elimde olmadan şarkıya eşlik ediyorum. Eskidendiiii... Çok eskideeeen....

Yarın Popeye'den kızarmış tavuk parçacıkları ve sonrasında da bir koca paket cips yemek hayaliyle artık yatmaya hazırlanıyorum. Tabii ki bunları sabah tartılma işini hallettikten ve küçük kadını ziyaret ettikten sonra yemeyi planlıyorum. Ne de olsa tartı haftasının ilk gün yenilen cipslerin kalorisi yoktur diye düşünüp suratımda koca bir gülümsemeyle uykuya dalıyorum...

3 Haziran 2009 Çarşamba

Tebdili Mekanda Ferahlık Var mıdır Ya da Bir İnsan Bir Ahir Ömre Kaç Taşınma Sığdırabilir?

Bir ailede herkesin farklı ilgi ve uzmanlık alanları vardır. Bizim ailede de farklı ilgi ve uzmanlık alanları olmakla birlikte bir de ortak uzmanlık alanı vardır ki o da taşınmak. Bir kolu Kafkaslar’dan diğer bir kolu Rumeli’den gelen sülalemizin reenkarne olmuş göçebe ruhları bizim ailede vücut bulmuş olsa gerek ki bir evde fazlaca oturunca bize rahat batar. Bize batmasa kozmoza batar, ille ki taşınmamız için bir neden bulur, koyar önümüze. Dolayısıyla eşya toplama, kırılma çizilme vb. hasarlara mahal vermeyecek şekilde paket yapma, taşıma, yerleştirme gibi konular bizim için dünyanın en sıradan işlerinden biridir. Atalarımız nur içinde yatalarımız tebdili mekanda ferahlık vardır buyurmuşlardır buyurmaya da öte yandan bir insan bir ahir ömre kaç taşınma sığdırabilir? Şu dünyaya gözümü açtım açalı sadece İzmir’de 7 taşınma yaşamışlığım bulunmakta. Bunu üniversite yıllarımda beş yıl boyunca konakladığım öğrenci yurdundaki taşınmalarım takip etti. Her sene ekim ayında İzmir’den Eskişehir’e göç başlar, kullanım sezonları geçen eşyalar şubat tatilinde İzmir’e geri taşınır, karşılığında bu defa yazlık ihtiyaçlarla tekrar yola çıkılır, en son haziran ayında okulun kapanmasıyla birlikte tüm eşyalar toplanır İzmir’e geri dönülürdü. Küçücük bir yurt dolabına eşya sığdırma derdi ve yurt kapandıktan sonra dolapların boş bırakılması zorunluluğu nedeniyle benim eşyalar da benimle birlikte beş yıl boyunca ha babam de babam iki şehir arasında seyahat edip durmuştu. Bedenimle orantısız büyüklük ve ağırlıkta eşyaları taşıma yeteneğim de sanıyorum bu yıllarda gelişti. Eskişehir’den sonraki durağım İstanbul’du. Bu şehirde yaşadığım yıl sayısı İzmir’den az olmakla birlikte oturduğum, dolayısıyla taşındığım, ev sayısı nerdeyse İzmir’le aynı oldu. 13 yıla 6 taşınma da bu şehire sığdırdım. Bunlar bizzat kendi oturduğum evlerdi. Asiste ettiğim Hayruş Sultan’ın İstanbul macerası kapsamındaki iki evinin ve akabinde İzmir’e geri dönüş taşınmaları ile ablamın iki evinin taşınmaları bu sayıya dahil edilmediler. Hiç bir eşyaya, hiç bir mekana karşı bağlılığımın olmayışı, uyumam için bir yastıkla bir döşeğin yetişi, yaşadığım her yere kolay uyum sağlayabilmem ise bu göçebe hayatının getirisi.

Benim taşınma maceralarım Bursa’da şimdilik duraklama evresine girmiş görünürken geçen hafta ailenin İstanbul kanadında bir hareketlilik vardı. Ne de olsa aile geleneğimizin bir şekilde devam etmesi, göç yolculuğunun sürmesi gerekiyordu! Bir geleneksel taşınma macerasının daha bitiminde benim büyük hemşire, küçük kardeş ve küçük kankam artık yeni evlerindeler. Hemşireee, hayallerindeki büyük ve bahçeli eve kavuştuğun güne kadar bu son taşınmanız olsun, mutlu mesut oturun inşallah.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Şaşkın'ın Telekom'la İmtihanı


En son geçen sene İstanbul’daki evimden taşınırken telefon ve adsl hatlarını kapatmak için yolum düşmüştü Türk Telekom’a. Hat iptali açtırmaya oranla daha az yapıldığından olsa gerek hem fazla sıra beklememiş hem de hızlı bir şekilde yaptırmıştım işlemlerimi. Özelleştirme sonrası hizmet kalitesindeki değişim ise dikkate değerdi ya da bana öyle gelmişti, sadece bir yanılsamadan ibaretti.

O gün telefon hattımı kapattırıp Bursa’ya taşınmadan önce bir süre geçici sığınma talebinde bulunduğum ablamın evine geldikten yarım saat kadar sonra cep telefonum çaldı. Türk Telekom’dan arayan bir yetkili telefonumu kapattırma nedenim ile ilgili küçük bir anket yaptırdıktan sonra yeni bir kampanyalarından bahsetti ve istersem hiç bir ekstra işlem yapmama gerek kalmadan bulunduğum yeni adrese yeni bir hat bağlayabileceklerini söyledi. Sanal telefon adı verilen bu uygulamaya göre Türkiye’nin herhangi bir yerinden çağrı merkezi numarasını arayarak, bir şifre yardımıyla bu hattımdan yararlanabilecek, yüzde elli indirimli konuşacak yetmedi bir de şimdi hatırlayamadığım kadar çok dakika da bedava konuşma hakkım olacaktı. Bedava konuşmayı duyunca birden kanım bitleniverdi. Tam da o vakitler Bursa-İstanbul arası telefon trafiğinin en yoğun olduğu zamanlar, cep telefonu faturaları da kabardıkça kabarmış. Üç-dört ay sonra tamamen Bursa’ya taşınacağım gerçeğini bir yana koyup tamamdır iki gözüm, bağlayın gitsin deyiverdim. Telefonu kapattıktan bir süre sonra aklım başıma geldiğinde ise kendi kendime beleş telefon baldan tatlıdır dedim, hat sanal nasıl olsa Bursa’ya taşındığım da bunu kullanır, bedava dakikalar bitse de ucuza konuşurum dedim de dedim. Ne aklıma her telefon etmek isteyişte 11 haneli çağrı merkezi numarasını çevirip, bitmek bilmeyen uzun mu uzun mesajı dinleyip, ardından önce 12 haneli şifreyi girip sonra da aranacak numarayı yine alan kodu ile çevirmenin vereceği ızdırap geldi ne de daha bir sene bile olmadan ablamın da o evden taşınabileceği. Beleş dakikalar Bursa’ya yerleşmemden kısa bir süre sonra bitince, ucuz konuşmak uğruna bu kadar uğraş benim gibi tembel bir bünyeye de doğal olarak fazla geldi. Telefon hattı yine önce bir üşenbazlıkla ve sonra belki ablamın evinin üst katında benim gibi sığınmacı olarak yaşayan küçük kardeşe yarar düşüncesiyle açık kalmaya, kullanılmasa da her ay gelen sabit ücret faturaları ödenmeye devam etti.

Ne zaman ki ablamın evden taşınmasına bir hafta kaldı bende de jeton düştü. Bir zahmet gidip bu hattı kapattırma zamanım geldi de geçiyordu. Uzak da değil tam evimizin karşı sokağında Telekom’un işlem merkezi var. Tembel totomu kaldırıp önce hat sanal ya kapatılması nasıl olacak, o da sanal mı gerçek mi, Bursa’dan işlem yaptırabiliyor muyuz gibi zihni sinir soruları yöneltmek için ilk ziyaretimi gerçekleştirdim. İyi de sanal telefon diye bir uygulamadan kimsenin haberi yok. Hatta sorduğum yetkililerden biri “Türk Telekom’un hizmeti olduğuna emin misiniz, başka bir firma olmasın, bizim böyle bir uygulamamız yok ki” demesin mi! İçimden saydırıp üçe beşe kadar çıktım eve geldim. Malum çağrı merkezini arayıp, kendimi bir müşteri hizmetleri yetkilisine bağlatmayı başarınca aynı soruları bu defa ona sordum. Tabii ki bir telefon görüşmesiyle bağlanabilen hattı kapattırabilmek için Bölge Müdürlüklerinden herhangi birine gitmem gerekiyordu, telefonla hat açabiliyor ancak kapatamıyorlardı. İkinci ziyaret bir sonraki gün öğle saatlerinde gerçekleşti. Numaratörden “iptal” işlemleri için numara bastırdım ve işlemin yapıldığı kata çıktım. Amanın o da ne bütün Bursa sanki toplanmış, telefonlarını kapattırmaya gelmiş. Öyle bir kalabalık. Yetmez bekleyen sıkıntılı kalabalık tarafından benim ve benimle birlikte gelen bir başka kadının numaralarına itiraz geldi. Bizim numaralar onlarınkinden küçükmüş nasıl oluyorsa. Zaten doğru olsa ne olacak, bugün içerisinde sıra gelmesi zor, darısı yarının başına deyip yine evin yolunu tuttum. Üçüncü ziyaret için daha tenha olur düşüncesiyle bu defa sabah saatlerini seçtim. Gittim ki ne göreyim bir önceki günkü kalabalık gece orada mı yatmış ne yapmış, iptal bölümü aynen tıklım tıkış beklemede. Üstelik bir kaç dakika sonra iptal servisinin sistemleri de bozuldu tam oldu.

Bir yandan da beni aldı bir merak bu kadar çok insan neden telefonunu iptal ettirir diye. Hadi telefon açtırma ve nakil servislerinin kalabalık olması mantıklı ama iptal bu kadar olmamalı diye düşünüyorum ki iptal servisi diğer servislerden de kalabalık. Meğer krizin sürtünerek geçtiği ülkemde internet lüks tüketim haline gelmiş olsa gerek ki büyük bir çoğunluk internet hattını kapattırmaya çalışıyormuş. Çoğu kampanya ile abone olduğundan ve kampanya süresi bitmeden hattı kapatmaları ancak cezai şartla mümkün olduğundan işlemleri de uzun sürüyormuş. Internet bir yana bir kadının işsiz kaldığı için 8 TL’lik sabit ücreti bile ödeyebilme durumu olmadığından adsl’e ek olarak ev telefonunu kapattırdığına bile şahit oldum.

Ben bunları düşüne dururken bizim servis baktı ki bekleme süresi arttıkça sinir katsayısı da artıyor sırada bekleyenleri beşerli gruplar halinde aşağıdaki diğer servislere yönlendirmeye başladı. Sen Ahmet beye git, sen Mehmet beye, yaptığı işlemi bitirince seninle ilgilensin şeklinde. İyi de aşağıdaki Ahmet beyin bu durumdan haberi var mı, yok. Bu durumdan hoşnut kalmayan alt kat servis memurları ile bizimkiler arasında çıkan yüksek sesli gerginlik bizimkilerin daha çok bağırmasıyla sonuçlanınca biz teker teker aşağıya yollanmaya devam ettik. Benim sıram geldiğinde Küçük Orhan beye (vallahi de öyle dediler yoksa küçüklüğü nereden gelir ben bilmiyorum) gitmem söylendi. Alt kattaki memurlar bizimkilerden zılgıtı yemekle birlikte azimli bir direniş halindelerdi anladığım ki benden önce diğer masalara gönderilenlerin çoğu hala beklemekteydi. Küçük Orhan beyin yan masasındaki asabi memur “burada on kişi var, bir de bunları gönderiyorlar” diye kendi kendine çemkiriyordu ki yukarıda en az kırkbeş dakikadır bekleyen elli kadar kişi vardı be adam. Bu cümlenin bir kısmını sesli olarak evet dayanamadım söyledim. Neyse ki benim Küçük Orhan bey insaflı çıktı ve ilk müşterisi gittikten sonra benim işlemimi bekletmeden yaptı sağolsun. Yaparken sanal telefon ne ola ki diye o da sordu gerçi ama işlemimi gerçekleştirdiği için dert etmedim.

Kıssadan hisse, iletişim çağında ülkenin temel iletişim şirketi özelleşmiş olabilirdi ama insanlar hala aynı idi, sistem aynı idi, bu durumda müşteriye düşen yine hüsran yine hüsran idi. Ve bir zamanlar bir ülkede kriz sürtünerek geçip gitmiş idi...

22 Mayıs 2009 Cuma

Manasız Yazı

İstanbul'da geziyordum yazmadım. Döndüm geldim kürkçü dükkanına yorgundum yazmadım. Sonra 19 Mayıs'tı, resmi tatildi, yazmadım. Ananede misafircilik oynadım yazmadım. Küçük kız kardeşe doğumgünü pastası yaptım, hediyemi aldım kutlamaya gittim, gün bitti yazmadım. Huysuz blog komşusundan azar işittim yine yazmadım. Aylar sonra tırnaklarımda kırmızı ojelerim oldu küçük kız çocukları gibi onlara bakarken bir baktım yine gün bitmiş yazmadım. Derken gece oldu gün cumartesi ile kavuştu, haftasonu geldi. Bizim tükkan haftasonları ille ki kapalı olur. Kendi kendine kapanma özürlü kurutma makinesi nöbetinde olduğum şu uykusuz gece bahanem olsun bu manasız yazıya, en azından kıyısından yakalayıp bu haftayı yazısız bırakmayayım dedim... Yaza yaza bunları yazdım.

Son olarak bu çocuk benim gelecekteki çocuğum olabilir mi, geleceğin fotoğrafı şimdiden çekilebilir mi çok ama çok merak ediyorum.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

Mim Cadısı Bi Rahat Bıraksan Diyorum Ya

"Blogumu okumuyor musun?" diye çemkirdi. "Ne okuycam tatildeyim kızım ben" dedim üste çıktım hemen. Aman biliyoruz hep tatildeyiz de İstanbul'dayım kardeşim bu sefer. Gidilecek bir sürü yer, görülecek bir sürü kişi var. Hem bilgisayar kullanımı açısında da deplasmandayız. Meğer yapacağını yapmış mimlemiş beni yine, ondanmış çemkirmesi. Yahu yüz kişi var listende arada değişiklik yap başkaları da sebeplensin diyorum. Yok bana mısın demiyor. Kadın bayılıyor beni mimlemeye, zevk alıyor. Bir de demez mi bunu yaptım yetmedi, bir tanesi daha geliyor diye. Dün şahsına da dedim ama buradan da açık seçik beyan ediyorum güzel kardeşim hele hele o dekorasyon mimi gelsin beni bulsun var ya gazabım büyük olur. Mutluluk ve sevgi kelebeği olmak üzerine ne kadar mim konusu varsa bulur salarım üzerine, mutlulukla zehirlenir, görürsün o vakit gününü!

"Ölmeden önce ve yahut hemen okumak istediğim 10 kitabı"ı sormuşsun ya işte beni tanıyan biri olarak öncelikle buna şaşırdım. Yahu bilmez misin ki ben öyle listeler yapamam, söz konusu merak olunca bugünün işini de yarına bırakamam. Tanımayanlar sanmasın öyle aman da çok okurum ben, bilmem ne edebiyatını da yaladım yuttum falan imajı verip de entel dantel görünmek gibi bir niyetim, kaygım yok, benimkisi sadece meraklı olmakla ilgili bir durum. Okumak için önce merak etmem, merak ettim mi de hemen okumam gerek. Çok önemli bir eseri aman da ölmeden önce okuyamadım diye bir pişmanlığım olamayacaksa eğer o konuyu o ana dek merak etmemiş olduğumdandır. Yoksa biraz daha ömrüm olsa onu da merak etmem kaçınılmaz olacak ne de olsa. Çok merak etmiş olmama ve defalarca da başlamama rağmen nedense bir türlü devamını getiremediğim sadece bir tane kitap var. O da Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar isimli kitabı. Nedendir bilmem defalarca başlamama rağmen bir türlü bitiremedim bu kitabı. İlle ki isim vermem gerekiyorsa bu kitabı bir gün bitirebilmeyi isterim doğrusu.

Artık İstanbul beni bekler. Gidilecek yerlerim, görülecek kişilerim var ne de olsa...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Benim Annem Güzel Annem... Bir de Küçük Kardeşim... Sizi Ben Pek Çok Severim...

Bizim ailede mayıs ayı demek ard arda gelen kutlamalar demek. Mayıs Hıdırellez ile başlar, 9’unda annemin, namı diğer Hayruş Sultanın doğum günü, 10’unda küçük kardeşin doğum günü ve en nihayet anneler günü ile devam eder. İşte bugün bunlardan ikincisi, sevgili Hayruş Sultanımızın doğum günü. Kendisi ancak cep telefonundan konuşabilme ve mesaj okuyabilme düzeyinde bir teknoloji kullanıcısı olduğundan internet dünyasına da uzak. Dolayısıyla burada yazdıklarımı okuma şansı da yok. Bu nedenle kendisine buradan nameler dizmek yerine akşam boynuna sarılıp, öpüp kutlamak üzere İstanbul’a doğru yola çıkıyorum.

Gelelim sevgili küçük kardeşe, ki kendisi bu sayfaları ziyaret etmekte ve Adsız rumuzuyla müstesna yorumlarda bulunmaktadır. Yarın da seni öpeceğim yanaklarından amma buradan bir iki satır bir şeyler yazmadan da geçemedim. Ulan bunca sene aynı evde başımın etini ütüledin, eve kız atacam diye habire evden kovdun, sabahları uyandır dedin uyandırmaya çalışırken türlü türlü sakatlık tehlikeleri atlattım, sayende askere gitmeden komando eğitimi aldım, her türlü dağınıklıkla yaşama konusunda master tezi hazırladım... Yine de seviyom lan seni, iyi ki doğmuşun da benim kardeşim olmuşsun. Hadi hakkını da vermeden geçmeyeyim. Birlikte yaşadığımız onca sene boyunca ne kadar didiştiysek o kadar da güldük ve eğlendik. Kimi zaman Profilo’da kimi zaman Cevahir’de dükkan açtık, gece geç saatlerde hadi dedik kendimizi sinemada ya da bowling salonunda buluverdik, abuk subuk bir sürü film seyrettik, evde tüpsüz yaşama rekoru kırma çalışmalarında bulunduk, salon duvarında Avrupa kupası heyecanı yaşadık, bol bol misafir ağırladık, kalanlar salondaki kocaman kanepemizde uyumak için birbirleriyle kapıştı, beraber para kazandık, beraber işsiz kaldık, paramız oldu çılgın alışverişler yaptık, olmadı bir numaraya sığındık yine aç kalmadık. Evet evet bak yine diyorum seviyorum lan ben seni. Bana bak doğru dürüst bak kendine oralarda birlikte daha nice nice doğumgünlerini kutlayalım tamam mı?

Geriye kalıyor anneler günü. Yarın yazamayacağım için şimdiden tüm annelerin anneler gününü kutluyorum...

5 Mayıs 2009 Salı

İçim Pırpır Eder Hıdırellez Zamanı

"Bu gece beş mayısı altı mayısa bağlayan gecedir. Bu gece denizlerin ermişi İlyas’la karaların ermişi Hızır buluşacaklar. Dünya kurulduğundan bu yana bu iki ermiş her yıl, yılın bu gecesinde buluşurlar. Eğer bir yıl buluşmayacak olsalar, denizler deniz, topraklar toprak olmaktan çıkar. Denizler dalgalanmaz, ışıklanmaz, balıklanmaz, renklenmez, kururlar. Topraklar çiçeklenmez, kuşlar, arılar uçmaz, ekinler yeşermez, sular akmaz, yağmurlar yağmaz, kadınlar, kısraklar, kurtlar, kuşlar, börtü böcek, tekmil yaratık doğurmaz. Eğer onlar buluşamazlarsa... Kıyametin habercileri Hızır’la İlyas olacaktır.

Hızır’la İlyas her yıl dünyanın bir yerinde buluşurlar. Onlar o yıl hangi yerde buluşmuşlarsa orada bahar bir başka türlü patlar, o yıl çiçekler daha bol, daha büyük, her yılkinin birkaç misli iri açarlar. Arılar daha renkli, daha kocaman olurlar. İneklerin, koyunların sütleri daha bol, daha besleyici olur. Gök daha arı, daha başka mavilenir. Yıldızlar daha irileşir, daha parlaklaşırlar. Saplar başakları, ağaçlar çiçekleri, meyveleri götüremezler. İnsanlar o yıl daha sağlıklı olurlar, hiç hastalanmazlar. O yıl ölüm de olmaz. Ne bir kuş, ne bir karınca, ne arı, ne kelebek ölür.

Hızır’la İlyas’ın buluştuğu an, biri mağrıptan, biri maşrıktan iki yıldız doğar, yıldızlar Hızır’la İlyas’ın buluştuğu yerin üstüne kayarak gelirler, tam Hızır’la İlyas birbirlerinin elini tutarlarken onlar da birleşirler, tek bir yıldız olurlar. Hızır’la İlyas’ın üstüne ışık olup sağılırlar. Hızır’la İlyas’ın el ele tutuştuğu, yıldızların gökte birleştiği an dünyada her şey durur, akarsular kirp diye oldukları yerde donmuşçasına durur kalırlar, yeller esmez, denizler dalgalanmaz, yapraklar kıpırdamaz, damarlardaki kan akmaz, kuşlar uçmaz, arıların kanatları titremez. Her şey durur, hiç, hiçbir şey kıpırdamaz. Yıldızlar akmaz, ışıklar yürümez. Dünya bir an için ölür. Sonra her şey birden uyanır, dehşet bir yaşam patlar.

İşte bu gece sabaha kadar insanlar birleşen yıldızları görmek için evlerden dışarılara uğrarlar, yüksek yerlere, dam başlarına, minarelere, tepelere, dağ başlarına çıkarlar. Bir de su başlarını beklerler. Çeşmelerin, pınarların, çayların başlarını beklerler. Gözlerini sudan ayırmazlar. Kim ki gökyüzünde yıldızların birleştiğini görür, o anda ne isterse olur. Ama ne isterse..."


Yaşar Kemal’in kaleminden Hıdırellez böyle dökülür kelimelere Binboğalar Efsanesi isimli romanında... Her 5 Mayıs’ta kitabı tekrar elime alır ve tekrar tekrar okurum bu güzel satırları. Çocukluğumda en çok keyif aldığım bayram kutlamasıydı Hıdırellez. Hala da önemlidir benim için. Hızır’la İlyas’ın buluştuğu bu gecenin büyülü olduğuna, onların vasıtasıyla iletilen dileklerimizin gerçekleşeceğine inanırım. Uzun yıllardır İzmir’de kutlamak kısmet olmadığından hala öyle midir bilmiyorum ama çocukluk yıllarımda büyük bir coşku ile kutlanırdı. Biz çocuklar için Hıdırellez demek gece ateş yakabilmek için gün boyu çalı çırpı toplamak, ailelerimizle yakılacak ateş konusunda pazarlık yapmak, dilek tutup boyumuza göre yaktığımız ateşin üzerinden atlamaya çalışmak, geç saatlere kadar sokakta kalmak, gül ağacının altına bırakılan dilekler ve ertesi gün yapılan piknikler demekti. Biraz büyüdüm Eskişehir’e gittim. Yurtta kaldığım için belli bir saatten sonra dışarı çıkma imkanımız yoktu. Bu nedenle Eskişehir’de Hıdırellez’i hep yurt odasında yaşadım, dışarıda neler olur hiç bilemedim. Madem dışarı çıkamıyorduk ben de başka bir seremoni geliştirdim o gece için. Hazırladığım Hıdırellez kağıtlarını oda arkadaşlarıma dağıtır, herkes dileklerini kağıdına yazdıktan ya da çizdikten sonra kağıtları toplar odanın camına dışarıdan yapıştırırdım. Sabah oldu mu da hepsini toplayıp kimseler görmeden sahiplerine iade ederdim. Daha da büyüdüğümde İstanbul’daydım ve kıymetinin bilinmediği bir kentte hasretle anılan bir gün oldu Hıdırellez benim için. Bugün Bursa’da ilk Hıdırellez’im. Gece ateş yakan var mı bilmiyorum ama 6 Mayıs günü piknik yapılarak kutlandığını, kağıtlara yazılan dileklerin derenin akışına bırakıldığını öğrendim. Birazdan dileklerimi yazacağım tertemiz bir kağıda ve yarın ben de bırakacağım derenin sularına.

Bu gece Hıdırellez. Hızır ve İlyas buluşacaklar ve baharı müjdeleyecekler. Hıdırellez bayramınız kutlu, bu gece onlar vasıtasıyla dilediğiniz tüm dilekler gerçek olsun...

29 Nisan 2009 Çarşamba

Bir Bardak Demli Çay

Çay severim sevmesine ama tiryaki sınıfına da sokamam kendimi. Çay içmeyince başının tuttuğunu iddia eden valide sultanın aksine bir ince belli bardak dahi içmeden nihayetlendirdiğim günler çoktur ne de olsa. Ancak güzel demlenmiş bir çayı da başka hiç bir sıcak içeceğe değişmem. Sapanca’da farklı farklı yerlerde içtiğim güzel çayların ardından farkettim ki dışarıda yiyip içtiğim her türlü mekanı öncelikle gelen çayın kalitesine göre değerlendiriyorum. Çay güzel geldi mi aklımda kalan ne pastanede yediğim böreğin ne de lokantada yediğim yemeğin tadı oluyor. Bir tek güzel demlenmiş bir çay orayı benim için vazgeçilmezlerden biri haline getirebiliyor. Aksine kötü bir çay benim için o mekanın tüm albenisini bir anda söndürebiliyor.

Çok kolay gibi görünür ama iyi bir çay demlemek özen ister. Kullanılan çay ve suyun kalitesi, miktarı, demleme ve kaynatma süreleri bir çayı vezir de edebilir rezil de. Kimi yerde küçücük bir ayrıntı, kimi yerde sıradan bir ikram olarak görülen çay belki tam da bu yüzden benim için önem kazanıyor. Tüm bu özeni göstererek müşterisine güzel bir çay sunan mekan işine daha fazla saygı duyar, herşeyi güzel yapar gibi geliyor.

Belki de bütün bunlar çay sever birinin algıda seçicilik saçmalamalarından ibaret. Vedat Milor olsaydım çayla falan işim olmaz et-şarap çeşitliliği olurdu belki de kıstasım ve o zaman en sevdiğim yemek de simit-peynir-çay üçlüsü olmazdı kimbilir! Bu vesileyle nezdimde en büyük Türk mucidi simit saraylarının kurucusu yüce insanı alkışlıyor, güzel çay satanlarına bol bol kazançlar diliyorum. Yalnız tek bir ricam var kendilerinden İzmir gevreğinden uzak dursunlar ve gevreğimizi simite çevirmesinler.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Tatil Sonrası ve Tadı Damağımda Kalanlar

Sapanca, dostlarla buluşma, göl kenarında hoş sohbetler, bülbül sesleri, tertemiz bahar havası, güzel çaylar, şehre dönüş, herkes çalışırken avare şehir gezmeleri, Türkiye’nin en çok çalışan devlet memuru (!) dostumu bir hafta içerisinde bir de değil iki defa görebilme mutluluğu, sabahları nefis kahvaltılarla şımartılma, Serkan Kasap’ta et yemenin dayanılmaz hafifliği, ilk üç ay bitti bitecek olmasına rağmen hiçbir şeye aşermemiş olmamın açığını bir sabah benim adamın büyük ekran tv aşermek suretiyle uyanarak kapatmaya çalışması, neticesinde lcd mi yoksa plazma mı alsak konulu Bursa turları, House ve Lost’un yokluğundan ötürü kesat giden haftada tekrar sahalara dönen Grey’s Anatomy’nin yeni bölümü ile bir nebze olsun nefisleri köreltme... Eş kontenjanından 10 günlük harika bir tatilden satır başları...

Bir gün gelecek gezginler gezgini koskoca Şükriye Sultanın torunu gezmekten yorulacak deseler hayatta inanmazdım ama itiraf etmek gerekirse artık çift kişilik olan bünyeye bu kadar gezmek biraz fazla geldi. Dağılan kaportayı bütün bir pazar günü tembellik yaparak toparladıktan sonra bugün hayat eski rutinine geri döndü. Efenim dedim ya tatil bitti, bendeniz yine buralardayım, bu vesileyle herkeslere selam eder, iyi haftalar dilerim :))

17 Nisan 2009 Cuma

Karışık Turşu Tadında Bir Yazı

Ben çocukken siyah beyaz, tek kanallı televizyonlarımızda Küçük Ev adında bir aile dizisi yayınlanırdı. Laura Ingalls ve ailesinin 19. yüzyıl Amerikasında geçen hayat hikayelerini anlatan bu dizi o yılların en önemli toplumsal olaylarından biri olmuştu ülkemizde. Laura Ingalls evlerimizin küçük kızı, Michael Landon’ın oynadığı baba Charles ise örnek baba modeli olmuştu. Dizi o kadar sevilmişti ki hani mümkün olsa, olsa da nüfus memurları hop demese bugün Laura isimli bir çok arkadaşımız olabilirdi belki de. Durup dururken nereden aklına geldi bu Küçük Ev şimdi derseniz sebebi beynimin gereksiz bilgiler depolama merkezinde yer alan bir sahnesi olmakta ki konuya böyle ta en başından girdiysem hem gevezelikten hem de nostalji olsun diye. Bir gün önce ne yediğimi hatırlamam çoğu zaman ama izlediğim bir filmi, okuduğum bir kitabı üzerinden yıllar geçse de unutmama gibi sonuçlar veren garip bir fotografik hafızam var. Bu bilgilerin tamamını ise işte demin bahsetmiş olduğum gereksiz bilgiler depolama merkezinde topluyorum, gerektikçe ya da gerekmedikçe de çıkarıp çıkarıp kullanıyorum.

Neyse daha fazla uzatmadan konumuza dönelim. Dizinin bir bölümünde kasaba bakkalı Bay Oleson’ın (Cadı karısı ile birlikte Bay ve Bayan Oleson olarak anılırlardı) başbelası, karınağrısı ve aynı zamanda hamile olan kızı Nellie’nin salatalık turşularını reçele batırarak iştahla yediği bir sahne vardı. Çocuktum, ne aşermek bilirdim ne de hamile kadınların yeri geldiğinde yemek konusunda ne kadar yaratıcı olabileceklerine ilişkin bir fikrim vardı. O zamanlar çocuk aklımla gülerek izlemiş, bir yandan tiksinmiş bir yandan da ne yalan söyleyeyim en meraklı turşu halimle acaba nasıl olur ki diye içimden geçirmiştim.

Geçtiğimiz akşam üzeri İnkaya köyünden aldığım çilekler ile mahallenin en kral turşucusundan aldığım turşuları kaplara boşaltıp dolaba kaldırmak üzere güzelce tezgaha koydum. Derken kulağımda “önce bir tadına baksaydın” diye kışkırtıcı bir ses yankılanmaya başladı. Bir çilek yıkayıp attım ağzıma önce, ardından bir adet salatalık turşusu, lahana da nasıl cazip bakıyor oradan. Bir çilek bir turşu derken epeyce yemiş olduğu farkettiğimde gözümün önünde elinde reçel kavanozuyla Nellie beliriverdi. Tamam sıcak çikolatalı patates kızartması, acısoslu çikolatalı dondurma gibi tatları denemişliğim vardır ama çocukla çocuk olup, maksat muzurluk olsun diye yapılmıştır. Bu sefer ki aynen yandaki fotoğraftaki bacımızın yaptığı gibi ciddi ciddi şuursuz hareketler sınıfına giriyor! Derken silkindim ve kendime geldim. Elimi karnıma götürdüm, daha küçücük olduğu için hissedemedim belki ama varlığını bilmek bile gülümsememe yetti.

Kendime not: Turşucu yeni dükkanına taşınana kadar içinde turşu kelimesi geçen yazılar yazma, bak şimdi gecenin bu saatinde nereden bulacağız sana turşuyu!

15 Nisan 2009 Çarşamba

Utanıyorum

Fikirleri sizden ayrı bile olsa kanser hastası olan biri için "Ergenekonculara ödül verirken turp gibiydi!" başlığını atan sözde müslüman özde yüreği çirkin insanlar her gece dua edin ki Allah sizleri kemoterapi ile ıslah etmesin. Bırakın fikri, siyasi ayrılığı insan olan bir insan düşmanı için bile böyle bir şey düşünemez, düşünmemeli. Kalbi, vicdanı bu kadar kirli, kötülük dolmuş insanların bunu bir de dini kullanarak yapmaları ise en acı olanı. Eğer bu başlığı atanlar insan olduklarını iddia ediyorlarsa ben insanlıktan İSTİFA ediyorum ve onlarla aynı havayı soluduğuma bile UTANIYORUM.

Türkiye'nin aydınlık geleceğini karanlığa boğmaya çalışan yobazlara cevabı yine Türk halkı verecektir. Ben hala ÜMİD EDİYORUM.


Bu seyir defterinin amacı ne politika ne siyaset yapmak ne de birilerine bir takım fikirleri empoze etmek olmadı hiç bir zaman. Aksine hayatı gırgıra alan yazılar yazmak, gündelik hayatın sıkıcılığına birazcık gülümseme katabilmek istediğim. Ancak öyle bir an geliyor ki yaşananlara kayıtsız kalamıyor insan, tepkisini koyabilmek, sesini daha yüksek duyurmak istiyor. Bu da öyle bir haykırıştır. Yazılarımız eski şekli şemaline, seyir defterimiz normal seyrine dönecek en kısa zamanda. Olur ya yine haykırmak isterim belki o zaman başka bir defterde seyr-ü sefa ederiz.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Mazeret Kağıdı

Memleketi ziyarete Mistır Prezidınt Obama gelmiş. Peh. Ben misafire misafir demem misafir benim olmadıkça. Herkesin misafiri kendine diyelim biz kendi misafirimize bakalım. Valide Hayruş Sultan hanım ilk resmi ziyaretini yapmak üzere şehr-i İzmir'den gelip hanemizi onurlandırmış bulunmaktalar. Hüseyin Abdullah'ına ne hediye getirmiştir bilmiyorum ama bu ziyarette bendeniz gevrek, boyoz ve en hakiki - öz İzmir enginarı ile taçlandırıldım. (Pis İzmirli sen de, ille ki İzmirli kimliğini bir yerlere sıkıştıracaksın. Gevrekmiş, boyozmuş. Gevrek dediğin bildiğin simittir, boyoz içi boş börek, enginarın da yaprakları yenmez. Höyt çık bakiim aradan seni mendebur, asfalyalarımı attırma benim. Gevrek gevrektir gevrek kalacaktır, boyoza kalkan eller kırılsın, enginarın yapraklarını atanlar utansın)

Neyse yediğim içtiğim bana kalsın sebebi yazımızın amacı valide Hayruş Sultan hanımın ilk resmi ziyaretinin yazınsal hayatımız üzerindeki etkileri olmakta. Hayruş Sultan Bursa'ya adım atar atmaz soğuk hava ve deprem getirmiştir. Yazar sırf ilk nedenden ötürü bile depresyonun sınırlarında gezmektedir. Ayrıca kendisi gündüzleri ilgi alaka görmek, protokol gezileri yapmak , akşamları ise yatacak sıcak bir yatak ister. Fakirhanemizde misafir ve çalışma odası fonksiyonlarının aynı yerde konuşlandırılmış olmasının yazarımızı bir kez daha depresyon eşiğine getirmesi ise uykusuz gecelere denk düşer. Uykusuz gecelerde internette gezintinin yerini zaruri olarak mutfak-salon-yatak üçgeni alır bir süre için.

Resmi temaslar daha bir hafta sürecek olup yazılara bir müddet ara verilmiştir. Mazeretim var, bu da kağıdıdır beyan ederim. Yetmez, yetkili makamlara arz ederim.

3 Nisan 2009 Cuma

Ah Bir Yazar Olsam... Daba Daba Dam..



Beni bahar uykumdan kaldırmaya pek kararlı görünen Nily mim olmuş gelmiş ve “Bir gün bir kitap yazacak olsan ne yazmak isterdin?” diye sormuş. Kendisine lafı mı olur, hele ki mim senden gelmiş yazmaz mıyım hiç diye şirinlik yaptım yapmasına da bir yandan da karalar bağladım. İki sayfalık kompozisyon yazma ödevi verilse onbeş gün düşünüp onbeş günde ancak birşeyler yazacak olan ben konu kitap olunca aman aman ne haddime dedim, “ne isterdimi” bir kenara koydum ve konuyu doğruca hayalgücüme havale ettim.

Hayalgücü bu ya dedi ki “Şaşkın, gel romantik-bilim-kurgu-komedi tarzında bir roman yazalım.” O nasıl oluyor ki diye sordum eksik olmasın başladı anlatmaya.

Yıl 3750. Meg Ryan ile Tom Hanks iki ayrı galaksinin insanıdırlar. (Şaşkın sen yine şaşırdın. Ne Meg’i ne Tom’u? Film senaryosu değil kitap yazman gerekiyor diyenler olacak ki haklı olarak, devam etmeden önce bu konuya açıklık getirelim. Yazarımız Şaşkın hanımın çocukluğundan beri okuduğu tüm romanlardaki karakterlere birer suret verme gibi bir huyu bulunmaktadır. Sinemaya olan tutkusu bundan mı ileri gelmektedir yoksa bu mu sinema tutkusuna yol açmıştır konusu ise muammadır. Bu huyundan mütevellit kendi yazdığı roman karakterlerine gerçek suretler vermesi ise beklenen bir sonuçtur.) Nerde kalmıştık? Evet, Meg ile Tom iki ayrı galaksinin insanıydılar. Üç vakte kadar mantık evliliği yapacağı nişanlısıyla yaşadığı monoton hayatından ne kadar sıkıldığından bile haberi olmayan Meg aynı zamanda Galaksiler Birliği Karşıtı aktivist bir hanımkızımızdır. Galaksiler Birliği karşıtları sadece galaksiler arası ticarete değil her türlü iletişime karşı çıkmakta, “beni galaksimle yalnız bırak git, başka bir şey istemem senden” desturunu benimsemektedirler. Bir gün aynı galaksi karşı gezegende oturan az biraz sinirli fazlaca korumacı Joan Cusack suretli ablasını ziyarete gitmek üzere metrokadirbüs bekleyen Meg kendini yanlışlıkla galaksiler arası safari gemisinde buluverir. Peki Tom bu esnada neler yapmaktadır? Kendisi Galaksiler Birliği Başkan Yardımcısı olup acaba bu çok konuşan - çok sakar - karşı aktivist hanımkızla yolları nerede kesişecektir?
...

Devamını sormayın ben de bilmiyorum. Yayın tarihi olarak 2020'yi hedefledim, ancak yazarım. Şimdi müsadenizle romanımı tamamlayabilmek için inzivaya çekilmeye gidiyorum. Elif Şafak'ı kıskandım yemiycem, uyumıycam, yıkanmıycam :))


Zaruri açıklama:
Kitapta Meg Ryan ve Tom Hanks’in 90’lı yıllardaki suretleri hayallenilmiştir. Nitekim şaşkın yazar 2000 model estetikli Meg Ryan’ı en çok yeni çekilecek bir Batman filminde yeni Joker olarak hayallenebilmektedir.


Karikatür: Yiğit Özgür

1 Nisan 2009 Çarşamba

Kendimle Hasbihâl


- Hem tembelsin hem de maymun iştahlı. Üstelik en delişmen yaşlarında bile 2 gün üst üste günlük tutmayı becerememişsin. Blog yazmak senin neyine.

- Öyle deme bak bozuluyorum. Hem yazmıyorsak mazeretimiz var.

- (İç ses) Dur bakalım bu sefer ne çıkacak altından, merakla bekliyorum.

- Bahar yorgunluğundan muzdaribim. Elimi klavyeye dokundurasım yok. Hatta bıraksalar sürekli uyuyasım var.

- Bahar geldi yorgunum, yaz geldi sıcak, kış geldi soğuk. Senin bahaneler bitmez ki! Tembelsin işte kabul et.

- Yahu sen de gelmesene bu kadar üzerime üzerime. Her gün yazacak mevzum olsa gazetede köşe yazarım, üzerine bir de para verirler.

- Hani güncel mevzu boldu sende? Bela mıknatısıydın, uzaylılar dünyayı istila etse ilk sen görürdün, sakarlıklıklarının eşi benzeri yoktu? Yok mu şöyle heyecanlı yeni maceralar?

- Yok valla bir haller oldu bana. Yıldızlarım yer mi değiştirdi ne, normal bir insan oluyorum galiba bu yaşımdan sonra.

- İyi ya işte normal insan olmakla ilgili izlenimlerini yaz o zaman.

- Dur hele bünye alışık değil böyle şeylere, hemen adapte olamıyor insan. Hem dedim ya bahar yorgunluğundan muzdaribim ben. Az uyuyup geleyim belki rüyalardan ilham alırım.

- Boşuna demiyorum ben. Tembelsin, tembeeeel...

28 Mart 2009 Cumartesi

Ayrı Yazılır Kardeeşiiim





Yukarıdaki satırların sahibi ben olabilmek isterdim ama malesef değilim. Son derece takıntılı olduğum bu konu üzerine bir yazı yazmaya oturmuşken rastladığım ve çok beğendiğim bu siteden alıntıladım. Site uzun zamandır güncellenmemiş belki ama mevcut haliyle de konuyu son derece güzel bir şekilde ele alıyor ve dikkatleri gramerimizin bu belki de en çok ihmal edilen konusuna çekme adına çok değerli bir iş yapıyor.

Bana göre çok değerli olan
bu siteyi ben de sizlerle paylaşmak ve “kelebek etkisine” küçük de olsa bir katkıda bulunmak istedim. Konuyla ilgili kendi cümlelerimi ise kendime sakladım. Çünkü ne zaman “dahi” anlamındaki “de”lerin, bağlaç olan “ki”lerin ve “soru” anlamındaki “mi”lerin yanlış yazımına rastlasam içime Heidi’yi habire azarlayan Bayan Rottenmeier’ın ruhu kaçıyor ve galiba hiç de edepli olamıyorum o vakit!

25 Mart 2009 Çarşamba

Kozmozdan Dilek ve Temennilerim

Malum seçim dönemi. Adaylar vaad listeleri açıklayıp duruyorlar. Bu garibin de canı çekti, e onun vaad listesi yapacak hali yok ya o da istek listesi hazırladı bir tane. Ha bu listenin belediye seçimleriyle ne alakası var diye atlamayın canım hemen öyle. Sanki ben belediye başkanlarına istek göndereceğim de onlar da lafı mı olur Şaşkın hanım emriniz olur diyecekler. Konuya bi yerden giriş yapmam sonra da bağlama çekmem gerekiyor ya seçimden falan gireyim artizlik olsun dedim. Ben istek listemi Kozmoz'a hitaben yazdım bunu da Muro'dan arakladım.

Kozmoz'dan Dilek ve Temennilerim Listesi:

- Mart ayı kış mevsimine dahil edilsin, bu konuda kanun hükmünde kararname yayınlansın istiyorum.

- Lost haftada 3 gün yayınlansın ve lütfen artık bir sonuca varsın istiyorum. Yetmiyor "Nalet Olsun İçimdeki Lost Sevgisine" başlıklı bir yazı yazmak istiyorum.

- Yemekteyiz Hasan bey ile Semra Kaynana evlensinler, teknolojinin uğramadığı uzak bir diyara balayına gitsinler, uzun bir süre görünmesinler istiyorum.

- Brüksel lahanası, brokoli gibi sebzemsilerin yasaklanmasını, tüm yemek tariflerinden çıkarılmasını istiyorum.

- Türkiye'nin başkenti İzmir olsun, TBMM Kordon'a taşınsın, Bakanlar Kurulu Toplantıları Çeşme'de yapılsın istiyorum. Alsınlar şöyle püfür püfür bir Kordon havası bak kalıyor mu adamlarda gerginlik falan!

- Evren'e bunalımlı yazılar yazmak yasaklansın istiyorum. Kendisiyle aramda polemik çıkarmak, bir Engin bir Hıncal gibi kapışmak, Medyatava'da günün başlığı olalım istiyorum.

- Bir yandan çokça huysuzluk yapmak bir yandan da Kemal Kılıçdaroğlu ile tanışıp kendisinden sakinlik meziyeti dersleri almak istiyorum.

- Ama en çok da geceleri cin cücüğü gibi etrafa bakınmamak, mışıl mışıl uyuyabilmek istiyorum.

19 Mart 2009 Perşembe

Suçlu Meğer Benmişim





Bak şimdi, meğer memleketteki işsizliğin nedeni benmişim haberim yok. Sabah sabah iyi oldu bunu öğrendiğim. Bir silkeleneyim de kendime geleyim. Hani geldim Bursa'lara, bir de utanmadan iş arıyorum ya kadın başıma, işsizlik oranının suni bir şekilde artmasına neden olmak suretiyle utanmadan ortalığı karıştırıyormuşum. Acilen yüce hükümetimden özür dileyip, evimin kadını olmalı, bol bol bebeleyip vatana faydalı mücahitler yetiştirmeliyim. İyi oldu bak bugün güne erken uyandığım. Zararın neresinden dönülse kârdır.





Devletin TÜRKİYE İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı Hanehalkı İşgücü Anketi’nin, "Kasım-Aralık-Ocak 2008" dönemi verilerine göre işsizlik oranı artışı yüzde 13.6, Türkiye genelindeki işsiz sayısı ise 3 milyon 274 bin kişi. Üçyüz milyonluk ABD ile 72 milyonluk Türkiye arasındaki bu dahiyane karşılaştırmayı yapan kişi ise Devletin Bakanı. Pardon pardon onların işsizleri işlerini kaybettikleri için işsiz. Bizde ise aahhh şu kadınlar olmasaydı işsizlik oranı diye bir şey oluyor muydu bak memleketimde.

Sabah ninnimi dinledim, uyumaya gidiyorum ben.


Yazının tamamına http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/11240874.asp?gid=229 linkinden erişebilirsiniz.

Fotoğraf: Girl by Ursula I Abresch

17 Mart 2009 Salı

Dönüşüm Mim'lendi

İyi ki bir haftacık kaçamak yaptık, gelir gelmez mim'lenmişiz. Başımın mim belası Evren hanım bu defa da lakaplarım nelermiş diye sormuş. Şimdi yazmasak mim polisi kapıya dayanıyor. Madem öyle buyrun bunlar da benim lakaplarım...

***

İlk lakabımı nerdeyse doğar doğmaz almışım. Bembeyaz, kabak kafa bir şey olmamdan ötürü önce gerçek adım sonra da "Casper" okunmuş kulağıma.

Yedi yaşımda gözlüklerle tanışmam çocuk dünyasında "dörtgöz" olarak çağrılmama neden olmuş; akabinde bunu söyleme cüretinde bulunanları dövmem ve bunu yaparken de bol bol gözlük kırmamla sonuçlanmıştır.

Üç tane hanım hanımcık, kız gibi kızı olan, dolayısıyla beni bir türlü o sınıfa sokamayan komşumuz Yurda teyze tarafından, yurdumun bazı yörelerinde sarı saçlı erkek çocuklarına uygun görülen, "sarı pipi" tabiriyle çokça çağrılmışlığım olmuştur sonraları. Onu da dövme teşebbüsüm olmuştu ama annem buna mani olmuştu!

Annem “kınalı kuzum” diye severdi küçükken, babam "sarı kızım". Dayım hala telefonu "prensesim" diye açar.

Çok uzun olan (!) adımı kısaltmaya yönelik çalışmalar da olmadı değil sonraki yıllarda. Kiminin "Eluş"u, kimi
nin "Şu"su, kimilerinin "Şuşu"su oldum. Şuşu öyle çok söylenir oldu ki bazı gün geldi adımı unuttum.

Yaratıcı lakaplarım da oldu. Küçük kankam ve çetesi arasında
"google teyze" olarak tanınır, çağrılırım.

En yeni lakabım bizim küçük kardeşten geldi. Bu aralar beni "kanguru jack" olarak çağırmak pek hoşuna gidiyor.

___________________________________________________________

Ben bu mimi Sawyer'a göndermek isterdim ama malesef kendisinin blog adresini bilmiyorum :). Sevgili Ateşböceği eğer başka bir yerden gelip konmadıysa daha önce, belki sen de bu mimi benden kabul edersin.

9 Mart 2009 Pazartesi

Küçük Bir Kaçamak

İstanbul'dan gelen acil durum çağrısı üzerine topladım bavulumu, yedi tepeli şehre gidiyorum. Görevim çocuk bakıcılığı olup bana kim bakacağı konusu esrarını korumakta. Benim adam orada uslu olmamı, küçük kankamla bir olup çok kudurmamamı, küçük kardeşin sözünü dinlememizi ve yaramazlık yapıp ona laf getirmememizi sıkı sıkı tembihledi. Bir sonraki gidişim küçük kardeşin ziyaret sonrasında vereceği raporun sonucuna göre değerlendirilecekmiş. Hanım kız olup dinledim sözünü, uslu duracağıma söz verdim. Söz verirken gizlice ayağımı kaldırıp, orta parmağımla işaret parmağımı kilit yaptım görmedi.

Nerelerde diye merak eden olursa tükkanı kapamadık, az gittim dönücem.


8 Mart 2009 Pazar

Benim İçin Mutluluk...

*******
Hile yaptım ama kötü değildi niyetim. Benim için mutluluk dedim, üç nokta koydum sonuna, mim dedim ve Evren'e gönderdim. O da ne yaptı, bana geri gönderdi. Konu mutluluk olunca kalem başladı, gerisi yürekten hızla aktı geldi.

*******

Üniversite yurdunda posta kutuları harflerle ayrılmıştı. Her gün bir umut bakardım Ş harfi kutucuğuna. Bir gün gözlerime inanamadım gelen mektuba ve heyecanla hafifçe de yırtarak ucundan açtım zarfı.

“Seni ve Neslihan’ı hepinizi çok seviyorum fakat bu sevgimi sizlere ifade edemiyorum. Bayramda geleceğini işittim çok sevindim. İnşallah geldiğinde bol bol hasret gideririz. Kendine iyi bak, bizleri sakın merak etme. Hepimiz çok iyiyiz. Sizlerin hasretliğinden başka bir problemimiz yok. Para durumunu biliyorum. Bir ihtiyacın olursa bana yaz. Malumunuz üzere Haziranın başında üç aylığımı alacağım. O zaman hepimiz rahatlarız. Ancak çok müşkül durumdaysan bana bildir. Gözlerinden öperim. Hep kalbimizdesin, unutulduğunu zannetme” diyordu. Artık kalem tutamayan sağ eliyle ancak baban kelimesini kendisi yazabilmiş ve bir imza karalamıştı.


O gün benim için mutluluk babamdan aldığım ilk ve son mektuptu.

...

Bir İstanbul kaçamağında bacağımı iki yerden kırmış, koca bir alçıya mahkum yatıyordum okulumdan, arkadaşlarımdan uzak teyzemin evinde. Bir gün kapı çaldı ve iki arkadaşım çıktı geldi Eskişehir’den hem de günübirliğine. Gelemeyenlerin gönderdiği mektuplar da cabası.


O gün benim için mutluluk her zaman yanımda olacaklarını bildiğim dostlarımdı.

...

Mezuniyet törenimiz var ve bir konuşma yapmam gerekiyor. Çok konuşurum ben özelde ama bir o kadar da utanır sıkılırım topluluk önünde. Yaprak gibi titreyerek yapıyorum konuşmamı.


O gün benim için mutluluk annemin yüzündeki gururdu.

...

İlk işimde az maaş, çok hevesle çalışıyorum. Şirketin yılbaşı tebrik kartlarını hazırlayıp gönderiyorum. Bir kaç gün sonra bu defa bana bir zarf geliyor. Sekreterlerin gelen mektuplara iade-i cevap olarak yolladıkları hazır notlardan biri belli ki. Ama ben umursamıyorum, önemli hissediyorum kendimi ve çocukça bir gurur duyuyorum yaptığım işten.


O gün benim için mutluluk Oktay Ekşi’den gelen tebrik kartıydı.

...

O kadar ufak doğmuştu ki dokunmaya bile korkuyorduk. Nihayet cesaret edip kucağıma aldığımda kafasını göğsümün içine gömdü ve sıkı sıkı tuttu işaret parmağımı o kibrit çöpünden hallice parmağıyla.


O gün benim için mutluluk küçük kankamın benim parmağımda hayata tutunmasıydı.

...

Doğumgünümde bir cafede buluşuyoruz can dostumla. Önce bir şeyler içilecek sonra yemek bahane limonlu cheese cake yemeğe gidilecek başka bir mekana. Gidiş yolunda beni deli gibi dolandırıyor da dolandırıyor. En nihayet hedefe ulaşıyoruz. İçeri girince şaşa kalıyorum, gözlerime inanamıyorum. Ailem, dostlarım, en sevdiklerim hepsi benim için o anda, orada, bir arada.


O gün benim için mutluluk sahip olmaktan her zaman gurur duyduğum kocaman ailemdi.

...

Hayatımda ilk defa aniden düşüp bayılıyorum. Gözümü açtığımda merak ve heyecanla bana bakan yüzünü görüyorum. Nihayet biraz kendime geldiğimde tuzlu kraker alıyor bana, ayran içiriyor.


O gün benim için mutluluk düşerken beni tuttuğunu bilmemdi.

...

Nohutun bir türlü pişmediğinden yakınıyorum. Ertesi gün bir düdüklü tencere alıp geliyor.


O gün benim için mutluluk yeniden bir babam olduğunu hissetmemdi.

...

Benim için mutluluk canımdan öte sevdiklerimle yaşadığım her andır.



Fotoğraf: http://thesituationist.files.wordpress.com/2007/09/happiness.jpg

6 Mart 2009 Cuma

Ismarlama Yazı


Birer kahve eşliğinde bolca sohbet ile geçen iki güzel saat sonrası evime geldim. Bana eşlik eden en az benim kadar dalgınlığıyla meşhur dostum ısrarla girdiği yanlış yollar neticesinde hala eve dönüş yolunda. Biliyorum ki o da eve gider gitmez kendini bloğunun başında bulacak. İşte tam da bu nedenle o evine ulaşmadan ben ona bir mim göndermek istedim. Çok emin değilim ama mim'in kuralı galiba konu ile ilgili ilk olarak kendin yazmak ve sonra bir diğerine paslamak. Ancak müsadenizle bu kuralı bir defalık bozup doğrudan Evren'e göndermek istiyorum o evine ulaşmadan. Konu mutluluk sevgili Evren. "Mutluluk benim için" diye başlasam konuya ve sonuna üç nokta koysam nasıl tamamlarsın o güzel kalemin ve kalbinle? Ben bilsem güzel şeyler düşünerek yatacağını bu gece uykuya ve bizi de neşeli bir yazıyla başlatacağını sabaha.

Fotoğraf: Happiness by Petra Kozina Halcakova

Kendime Bir Öğüt

“Yaşamın perde aralığında daima bir aydınlık vardır. Yeter ki siz perdeyi kapatmayın. Krizler her zaman var, eskiden de vardı. Önemli olan güçlü olmak, yaşama abanmak.”
Prof. Dr. Üstün Dökmen

Küçük sandığımız şeylerde aslında büyük hayat dersleri olduğunu bizlere göstermekten yılmayan Prof. Dr. Üstün Dökmen'in bu sözlerini zihnimin en derinlerine yazmakla kalmadım; bir gün olur küçük deliklerden sızar da unutursam diye kendime öğüt yaptım, seyir defterime ekledim.


Fotoğraf: Window by Ursula I Abresch

3 Mart 2009 Salı

Bahara Özlem

şehir grilere bürünmüş
penceremdeki ulu dağın
karlı yeşil yamaçları
görünmez olmuş

mart ki takvimde bahar
iklimde kış
özledim
yeşili, sıcağı


Ben Sadece Vişne Soda İçmek İstemiştim

Memleketi büyük bir heyecan ve merak fırtınası sarmış. Uzun zamandır anlatmaya ara verdiğim sakarlık maceralarım dört gözle beklenmekteymiş. Hayranlarıma olan saygımdan en dumanı tüten maceramla işte yeniden karşınızdayım.

Güzel ve sakin geçen bir akşam. Bastıran harareti dindirmek için vişne soda yapmak üzere mutfağa doğru yol alınır.

Hikayenin normal insan versiyonu: Buzdolabı açılır. Ana malzemeler vişne suyu ve soda çıkarılır. Bardağa gerekli ölçülerde itina ile doldurulur. Afiyetle içilir.

Şaşkın Kova versiyonu: Buzdolabı açılır. Ana malzemeler vişne suyu ve soda çıkarılır. Bu sırada dolapta uzun zamandır beklemekte olan ve artık yeme toleransı aşılmış bazı gıda maddeleri fark edilir. Göz görünce gönül katlanmaz. Derhal temizleme operasyonuna girişilir. Düdüklü tencerenin tabiatına uygun yapılamadığından çorba kıvamında pişen türlü yemeği artığının kapağı açılmak istenir. Kapak kapak değil Pandoranın Kutusu mübarek. Küçük bir hareketle içindekiler tüm mutfağa, üste başa saçılır. Üst baş fena halde yağ içinde kaldığından önce onlar değiştirilir. Kirliler makineye tıkıştırılır. Çamaşır makinesinin deterjan gözü doldurulur. Ardından yumuşatıcı koymak istenir ama Şaşkın versiyonunda olduğumuz için yumuşatıcının önemli bir miktarı detarjan gözüne karışır. Deterjan gözü davetsiz yumuşatıcıdan temizlenmeye çalışılırken bu sefer de yerinde duramayan yumurcak deterjan yumuşatıcı gözüne karışır. Okkalı bir küfür sallanır. Her iki göz de boşaltılır, hazne güzelce yıkanır, işleme yeniden başlanır. (Meraklısına not: Şimdi sayın okuyucu hiiç öyle afacan afacan kremli şampuan oluyor da yumuşatıcılı detarjan niye olmuyor, koyverseydin gitseydi demeyin. Denenmiştir, tecrübeyle sabittir. Yumuşatıcılı deterjan çamaşırın tabiatında kahverengi lekecikler oluşturmak suretiyle can sıkıcı sonuçlar vermektedir.) Çamaşır makinesi çalıştırılır, her şeyin başladığı mutfağa geri dönülür. Vileda, sıvı deterjan, procter and gamble ne verdiyse mutfak hijyeni sağlanır. Derin bir oh çekilir. Tekrar ilk operasyona dönülür. Soda bardaklara paylaştırılır. Sıra vişne suyuna gelmiştir. Kutuyu açmak için kesici bir alet bulmaya üşenilir. Üzerindeki pipet ne güne duruyor diye düşünülür. Pipet marifetiyle bardaklara boşaltılmaya çalışılan vişne suyuna bardak yerine hijyenik mutfak bankosu daha cazip gelir. Ortalık bu defa da kırmızıya bürünür. Tekrar ortalık temizlenir. Kalan vişne suyu bu defa kutu düzgünce açılarak bardaklara paylaştırılır. Hazırlanan vişne soda bol miktarda küfür eşliğinde hızlı bir şekilde içilir.

Not: Yazar artık gelenekselleşen iki saatlik gece uykusunu uyuduktan sonra yataktan kalkar. Bu yazıyı yazmak üzere çalışma odasına gelir. Elindeki su bardağını masaya bırakır. Önce ışığı açmaya üşendiğinden oda hala karanlıktır. Monitörün ışığı yeter de artar düşüncesiyle monitöre doğru elini uzatmasıyla esrarengiz bir şekilde masadaki bardağa çarpar. Bardağın fizik kurallarıyla alıp veremediği vardır. Ortadan ayrılmak suretiyle kırılır. Yazarın içini bardakta sadece su olduğu için buruk bir sevinç kaplar.

27 Şubat 2009 Cuma

Beklemek


bir testin sonucunu
bir hastanın başucunu
bir filmin sonunu
aşkının mektubunu
bir bebeğin doğumunu
uykusuzken günün doğuşunu
...
beklemektir
hayatta
en zoru


Fotoğraf: Waiting by Giorgio Lorcet

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...